4 Temmuz 2014 Cuma

Bilimle Din İlişkisi


Fizikist sitesindeki bir tartışmadan notlarımdır. Çok uzun olan ve sitenin içeriğine çok yakın olmayan kısımlarını buraya aktardım.  (Burtay Mutlu  01 Temmuz 2014)

Kimin doğru, kim yanlış olduğunu bilemem ama biz müslümanlar, bilime de inanç konusunu sokarak, bilimden uzaklaşma da ve yerimizde saymada çok iyiyiz.
İç güdülerimizle, sezgilerimizle vardığımız sonuçları; bırakın kanıtlamayı, deney aşamasına bile getiremediğimizden, yanlışlanmasın diye "inanç" kisvesine sokuyoruz...

İnancın bilimde yeri ne?

Bilim salt doğruları arar, bunları bulmak için doğru ve tarafsız gözlem yapma ve deneme yöntemlerini belirler...
Yapılan bir önermeyi önce kanıtlarıyla inceler. Kanıtları yetersiz ise deneylerle kanıtların gerçekliğini inceler. Eğer tüm kanıtlar doğrularsa, önermeyi "doğru" kabul eder. Eğer bir kısmı doğru bir kısmı belirsiz ise; "güçlü bir sav" olarak
(doğru olma ihtimalli) kabul eder.
Eğer çoğu kanıt doğrulanamıyorsa ama yanlışlanabiliyorsa "Yanlış " olarak kabul eder.

Eğer doğrulanmıyor ama yanlışlanamıyorsa buna da "inanç" denir.
Bu yüzden bilimin inançla işi olmaz. Belirsiz veri, yanlışlanamıyorsa bile, bilimsel değeri yoktur.
(Popper)
En fazla; "Şu! şu! kanıtlanmış nedenlere dayanarak böyle olduğunu düşünüyorum
(inanıyorum)" diyebilirsiniz.


Kuantum olayına gelince...
Aslında basit
(doğal) bir olayda mucize aramaktan başka bir şey değil yazılanlar.
Evren dalgasal bir fonksiyonda genişliyor. Evrenle genişleyen parçacıklarda bu dalganın tepe ve dip noktalarında hareket ediyor. Bu nedenle bizim gözlemlediğimiz tarafta parçacıklar, bir var bir yok, bazende alakasız başka yerlerde gözüküyor.
Hatta aynı akış içindeki kardeş parçacıklar evrenin gözlemleyemediğimiz tarafından birbirini de bu şekilde etkiliyor olabilir.
Ama bu gözlemleyemediğimiz kısım, paralel ya da anti veya negatif evren filan değil. Yanlış anlamayın. Bu evrenin doğal bir parçası...


  
Burtay Mutlu  04 Temmuz 2014

Elbette bilimin HENÜZ açıklayamadığı sorular var...

Hatta daha doğru şekilde sorulmamış, hatta HİÇ SORULMAMIŞ SORULAR da var. Oralarda bir yerde, yeni gelişmelerin altında yatıyorlar. Birileri fark edip, bulsa da bu soruları sorsa diye...

Şöyle düşünün 13.4 milyar yıllık bir düzenin, son 8 milyon yılında varlık göstermeye başlamış bir canlı. Bunun son 2 milyon yılıdır, zihinsel gelişimi başlıyor. Ve bununda son 200 bin yılında bildiğimiz insan formu görülüyor.
Ve bu 200.000 yılın son 5000 yılında yani 1/40'ında yazı ile bilgiyi aktarmayı başarıyoruz ki geçmişi anlıyoruz.

Bunun da son 250 yılında ciddi anlamda bir atılım yapıyoruz.

Hangisini kıyaslarsanız kıyaslayın, her süre bir öncekine göre çok çok ufak bir yüzde.

Üstüne üstlük sadece son 5000 yıl ciddi anlamda ele alınabilir çünkü bilgi birikimi var. Günümüzde her gün, bir önceki günün 1,7 katı bilgi üretiliyor.
(Dünyayı günlük tüketme hızımız 1,4)

Bu bilgiler bize fazla gibi gözükebilir ama yeterli bilgi birikimi olmadan bazı aşamalardan geçilemediğinin de kanıtı.

Son 250 yıllık süreçte insanlığın başarabildikleri yapabilmesi için gerekli bilgi birikimi 8 milyon yıl sonunda, 5000 yıllık bir aktarımla gerçekleşti.

100 yıl sonraya aktarılacak bilgilerle neler yapılabileceğini düşünün. Muhteşem bir çağ olabilirdi, ne yazık ki...

Dini inançlar; bize yanlışlığı da kanıtlanamayacak cevaplar verdiği bir direngi noktası oluyorlar.
İnsanların dar görüşlü ve ilkel oluşu, dinlerin mesajların doğru anlaşılmasını da engelliyor. Hele bir de cahilleri alim rütbesine yükseltince bu kaçınılmaz.

Örneğin:
Elimizdeki dini verilere göre :
 “ İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. .... Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, vs.vs …”  diye geçiyor bir çok yerde…
Buradan çıkartacağımız sonuçlar nedir?

1)  İnsan’ın Allah-ü Teala’nın verdiği suretle
(kimi yerde kendi suretinde deniyor) ve ruhundan üfürerek ( bir parça aktararak) yarattığı
2) Allah-ü Teala için zaman kavramı yoktur. Öncesi, sonrası yoktur.
3) Evreni “ Ol!” kipiyle bir anda yarattığı…

Elimizdeki bilimsel veriler ne diyor?
1) İnsanın primatlar
(yassı tırnaklılar) familyasından, kuyruksuzlar türünden, iki ayak üzerinde yürüyenler cinsinden olduğudur.
2) Diğer kuyruksuz primatlarla olan ortak atalarımız 8 milyon yıl evvel  ayrılmaya başlamış.
3) Bunun 7 milyon 800 bin yılı boyunca yüzlerce farklı insan ırkı görülmüş ve yok olmuş.
4) Son 200 bin yıl içinde hominidler arasından mevcut modern insan dediğimiz ırkın sıyrıldığını ve dünyaya hâkim olduğunu

Biliyoruz.


Şimdi doğru hangisi?

Eğer dar görüşlü ve bilgisi yetersiz birisine bırakırsan bu şekilde doğru aramayı, karşına “taraftar” olmak çıkar. Benimsediği bakışı geliştirirken, karşı bakışı çürütmeye, destek bulmaya çalışır.

Oysa üçüncü bir bakış getirilebilirse bu sorun ortadan kalkardı. Gereksiz enerji kaybı olmazdı.

Evrenin nasıl var olduğu sorusunun cevabını bulmak için daha gerekli birçok bilginin eksik olduğunu kabul etmek şartıyla
(hangi bilgiler eksik, doğru sorular olmadıkça bunu bilemeyeceğiz) bu konuyu yok ya da çözülmüş sayalım.

Dünyaları evreni yaratan bir Tanrının evreni salt insanoğlu için yaratmamıştır. Aksi halde güneş sisteminden 1000 ışık yılı uzaklığa kadar bir hacimdeki evren yeterli olurdu.
Çünkü biliyoruz ki Allah (C.C.) evrendeki her şeyi en ince detayına kadar hesaplanabilir, sebebi ve sonucu birbirine bağlı ve en verimli şekliyle yaratmıştır. Bu kadar bir evren bile insanoğlu için asla ulaşamayacağı yeterli bir büyüklük olurdu.
Hiçbir kaynağın israf olmasına izin vermeyen bir sistem içinde, salt insanoğlu için niye bu kadar büyük bir evren hazırlasın? Mantığı yok.

İkincisi birçok kişiye uzun gözüken milyonlarca yıl, Allah (C.C.) için bir an değil midir?

Hiçbir şeyi sebepsiz, sonuçsuz yaratmayan Allah (C.C.) için “Ol!” emri ile birkaç milyon yılda insanı var etmesi daha mantıklı değil mi?

Üçüncüsü;  Kendi suretinden derken, O’nun suretini kim biliyor?
Hiçbir şeye benzemediğini ama her şeyin ona benzediğini biliyoruz. Bu suret’in fiziksel bir suret olmadığına eminim… Ruhsal, bilinçsel bir suret olabilir ancak… Ki bu vücutlarda sadece kılıf olarak, bu suretlere ev sahipliği yapsın.

Bu bakış açısında “evrim” bir sorun olmaktan çıkıyor,  hatta ihtiyaç duyulan bir durum oluyor. İnsanın ve diğer canlıların varoluşunda doğal bir dönüşüm ve denge mekanizması oluyor.

İnsanın birden nasıl yaratıldığı sorunu ortadan kalkıyor; Bize göre milyonlarca süren ve en başından itibaren sebepler ve sonuçlar zinciriyle belirlenmiş bir yaratılış süreci Rab için sadece “bir an”dır.
İnsan’ın Allah’tan (C.C.) aldığı suret sorunu da kalkıyor. Çünkü alınan beden şekli değil, ruhsal, zihinsel yapı ve bilinç…

Evrenin varoluşu için bir yaratıcı soruna gelince, her şey kendiliğinden olsa bile, gene bir varoluş sebebi gerekiyor.

Buna verilen isim, sıfat çok önemli değil. Çünkü bence her durumda üstün bir bilinç düzeyinde olacak...

Ben kafamda Tanrıyı şöyle algıladım hep;
(Evrenin tümü + evrenin dışının tümü) ardından tüm bunları kapsayan bir bilinç. Galaksiler ve kalan her şey bunun çok küçük birer parçası sadece…

İnsanın sorunu; evrendeki yerinin ve evrenle olan ilişkisinin aynı zamanda Allah (C.C.) ile olan ilişkisini de tanımladığını anlayamamış olması. Bilim bu bağı anlamızda bir araç sadece...

Ama şu anki dini yorumlama tekniği ve bilgisi, bize fayda sağlamıyor. Bilime de zarar veriyor. Kendisine de...
Ama bütün nedenleri Tanrı'ya dayandırmadan önce çözülmesi gereken çok konu, atılması gereken çok adım var. Zaten O’na dayandırırsanız, anlaşılması gereken konu kalmayacak insanlar için… (Direk cennet hayatı talep edeceklerdir.)

Şu an cevaplayamayacağımız sorulara kafa yormanın gereği yok. Yeterli bilgi birikimi olduktan sonra ele alınmalı.
Dini öğretileri şu anki haliyle ele alırsak, sezgiye ve ruha dayanan bir kurum olarak verdiği cevaplar; hiçbir zaman doğru ya da yanlış olmayacak. Sorgulanamayacak inançlar olarak bir kenarda duracaklar.

Verdikleri cevapları, sınama, deneye tabi tutma imkânı olmayacak. Gösterdiği çözümler her zamana manevi dünyaya yönelik olacak.
Binlerce yılın birikimi ile dini değerleri yargılamak ve değiştirmek kolay değil. 
İnsanlardaki bilgi birikimi artıkça; sorgulayamadıkları dini inceledikçe
(doğrulama ya da yanlışlama imkanı bulamadıkları için) dinden soğuyorlar..

Şu anki durumda bu… Çünkü dinler sorularımızı, gelişmelere uygun cevaplayamıyorlar. Ama bu dinlerin daha doğrusu inancın yetersizliğinden değil, bu inancı kalkan yapıp kullananların yetersizliğinden kaynaklanıyor.
(Bana göre her din adamı; din adamı olmadan önce biyoloji ve fizik, matematik eğitimi almalı… Gerçek anlamda ve akademik düzeyde.)
Üstelik her din, kendi içlerinde dönemlerin değer ve yargılarına bölünmüş, her dalı da kendi içinde zamanla uzmanlaşmış kurallarıda miras olarak taşıyor.

 Sonuç sorgulanamayan, yargılanamayan, değiştirilemeyen yüzlerce yıllık birikimle oluşmuş bakış açıları ve kurallar.

Bu nedenle inanç ile din karışmamalı.  Bilim Tanrı’nın var olup olmadığını sorgulamıyor. Bazı bilimciler bu soruları bilimsel yöntemlerle kendileri için sorguluyorlar ama kaynak olarak yanlış bir yere;  dini birikime yöneliyorlar. Tabii aradıkları net cevapları alamıyorlar. Çünkğ her kafadan bir ses çıkıyor.
(200 yıl evvelki bir fizikçinin konusu ile şimdiki fizikçilerin inceledikleri konuları, uzmanlaşmayı ve bilgi birikimini bir düşünün.)

Evrim (https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/216/)

Merhaba...
Benim de birçoğumuz gibi kafa yorduğum ve düşündüğüm bir konuya değinmişsiniz.
Konu fizikten uzak biyoloji ile ilgili bir konu olsa da, bilim felsefesi açısından ele almaya çalıştım.
Sonuçta bilim felsefesi, bir yöntem analizi çünkü. Ve Size silinmeden önce uzun uzadıya bir cevap yazdım.

Bakış açısı olarak çok farklı noktalardan ele alıyoruz. Hatalı olduğunu iddia ettiğiniz bilimcilerin değil, sizin yorumunuzdan bakmaya çalışacağım başlangıçta.

İlk başta Allahü Teala hiç bir şeyi sebepsiz yaratmamıştır.
Her şeyin bir evveli, öncesi ve sebebi vardır.

İkincisi İnsan dediğiniz varlık nedir?
Eğer et ve kemikten oluşan bu vücutlarımızla ele alıyorsanız insanı çok ama çok daraltıyorsunuz olayı.

Ruhu, bilinci olmayan bir organik madde dolu su ve yağ çuvalı bu bedenler ve biliyorsunuz ki geçici.. Ki öldükten sonra bile insan olma sıfatını kaybetmiyor. Demek ki insan olmak vücutla alakalı bir konu değil.
(Günümüzde hala bu vücutlar içinde birçok hayvanı her yerde görebiliyoruz.)

Üçüncüsü, Evren, Uzay, Dünya, Doğa hiç biri insan için değildir. İnsan bunun bir parçasıdır. Üstelik
(yakın zamanda paylaştığım "kritik durum" ilişkisi ile alırsak) her şey birbiri ile çok yakından ilişkili ve bağımlı. Yapılan her şey bir üst ve bir alt sistemdeki diğer oluşumları (sistemleri) etkiliyor. Yani siz de beni, ben de sizi, diğer herkes diğer herkesi etkiliyor. Kaos teorisyenleri durumu çok daha iyi anlıyordur.

Dördüncüsü, Evren’in büyüklüğü ve içeriği açısından ele alırsak; bu kadar büyük bir oluşumun sırf insan için ise hiç yaratılmasına gerek yoktu. Gücü ile her şeye yatan Tanrı'nın 200 ışık yılı boyunda bir evren yaratması yeterdi. Hatta büyük ihtimalle güneş sistemi dışına çıkmadan insanlığın bu gidişle kendini yok edeceğini ya da kıyamet alimlere göre kıyamet önümüzdeki 40 ile 300 yıl içinde kopacağına göre; güneş sistemi bile yeterli...

O halde niye bu kadar büyük, karmaşık evren yaratsın ki?

Hiç bir şeyi sebepsiz yaratmadığını düşünürsek ve evrendeki yerimizi de düşünürsek; bunun salt sebebinin bizler yani insanlık olacağını sanmıyorum.

Din ile bilimin evrim konusunda çatışması, evrimi de bilimi de kavrayamamışların sorunudur. Aralarında bir çatışma ya da uyumsuzluk yok. Ama ciddi bir bilgi ve bakış açısı eksikliği var.

Bilim en büyük ibadettir. Çünkü Allah'ı (C.C.) verdiği emirlerin sebeplerini anlamak ve mükemmelliğini kavramak için geliştirilmiş bir araçtır.
Nasıl dinden sapan ve doğru yolda olduğunu sanan sayısı çoğunluktaysa, bilimde de bilimin yolundan sapan olabiliyor.

Oysa aralarındaki fark ise sadece bakış açısı, yöntem... Ama bu yüzden insanlar çatışmalara dalıyor.

Din inanca dayalı olduğu için, bir konunun bu açıdan tartışılmasından sonuç çıkartılamaz. Yüz tane dindar insan alın, yüz tanesiniyle aynı konuları konuşun. Ayrıntılara indiğiniz zaman birbirlerinden farklılaştıklarını göreceksiniz. Bunu bin, on bin, yüz bin, bir milyon insanla yapın sonuç değişmeyecek. Asla ama asla aynı şekilde ve sistemle düşünen, hisseden ve davranan iki kişi bile bulamazsınız.
(Hadi bırakın genel konuları, dini konuları ele alın, sonuç gene aynıdır.)

Bunun nedeni dinin temel kuralları olmasına rağmen, ayrıntılarının kişiye ve durumuna özel serbesti alanında olmasından kaynaklanıyor.
Bazıları bunları toplayıp bir araya getirmeye çalışıyor ve tarikatlar, mezhepler doğuyor.
Ama gene de aynı tarikat altında bile, iki tane aynı şekilde dini ele alan ve uygulayan yoktur.
Ve bu farklılığı ispatlamanızın imkânı da yoktur. Çünkü insanları kafalarının içine girip, o esnada ne düşündüğünü bilemezsiniz.
Oysa din inanca dayalı olduğu için,”iş önce zihinde biter”.
Oruç gibi ibadetler de bu konuda bile insanın kendisini eğitmesi amaçlanır.
(Kötü düşünmeyeceksin, bakmayacaksın, vs... Olumsuz düşünmek için kendine izin bile vermeyeceksin.)

Bunun ne düzeyde olduğunu düşünceleri kayıt altına almadığımız sürece bilemeyiz.

Bilime gelince. O farklı bir yöntem izlemiş. Öncelikle düşünce sisteminin temel ve tarafsız bir tekniğe bağlı olmasını tercih etmiş. Tarafsız demek, etki altında kalmamak demektir. Kişiye özel, farklılaşmamış yöntemler demektir. Sorgulama, doğrulama demektir.

Bir bilimci kendi istediği gibi ve istediği kurallarla bilim yapamaz. Bilim tekniğine ve yöntemine bağlı kalmalıdır. Çünkü “bilim, ispatlanabilen salt doğruyu arar.”

“Bilimin mantığında matematiksel düşünme” vardır. Bilim felsefesi de matematiğin felsefesinden türetilmiştir. Matematik sayesinde tarafsızdır.

[Belki uç bir örnek ama ilginizi çeker; hukuk’u ele alın.
(Bizim şu anki yasalarımızı değil tabi ki)
Hukuk mantığı tamamen matematikseldir. Hiçbir kanun, hiçbir başka kanunla çelişmez. Bunun içinde önce ana kurallar belirlenir. Yani Anayasa… (Fonksiyonlar, Formüller)
Sonra bu temel fonksiyonlardan, duruma göre alt fonksiyonlar türetilir.
(Yasalar)
Birbiri ile çelişmeyen yasalar, sistemi bir bütün ve güçlü kılar. Aynı zamanda adil ve adaletli.
Yeter ki ilk fonksiyonlarda bu tanımlanmış olsun.]

Bir sav önerilir. Bilimsel yollarla araştırılır. Varılan sonuç duyurulur. Ancak bunun bilimsel bilgi olup olmadığı daha net değildir. Başka birisi de aynı yol ve yöntemlerle aynı sonuca ulaşabilirse, bilimsel bilgi niteliğine kavuşur.

Tekrarlanabilir olmak, geçerli olmasının ilk anahtarıdır.

Bu nedenle bilim, inanca göre hareket etmez. İnanç kişiden kişiye farklılık göstereceği için, varılan sonuçlarda kişiden kişiye değişir.

Bu nedenle ortaya teoriler atılır ve bunun ispatı için kanıtlar aranır, kullanılır.

Şimdi bilim diyor ki, evrim vardır. Gene bilim diyor ki, tüm canlılar çeşitli nedenlerle zamanla evrim geçirmişlerdir. Kanıt olarak ta, DNA'lardan başlayarak fosillere kadar birçok aşamayı ve değişimi tarih sırasına göre ele alıyor.

Evrim nedir?

Bir canlının başka bir canlıya dönüşmesi midir? Sonuç olarak; EVET ama mantık olarak; HAYIR.

Her canlının temel dürtüleri vardır. Bu dürtüleri ona veren her kimse bir amacı olmalı. İlk iki tanesi, yaşamak
(öldürmeyeceksin emri ile bağlantılı sanırım) ve devamlılığı sağlamak (ölümsüzlük mümkün ise; değilse üremek, çoğalmak... Maslov'un piramiti sosyalleşme ve bunları tamamlanması ile gelişiyor ama konumuz değil)

Bir de temelden bağımlı olduğun evrensel bir yasa var; Verimlilik.

Mümkün olan en az enerji ile en çok işi yapacağın en verimli olacağın noktada
(işba-doyum noktası) gerçekleşecek bu işler. Hiç bir şey ziyan edilmeyecek (müsrif olmayacaksın, yemeyeceğini kullanmayacağını öldürmeyeceksin), hiç bir şeyi fazlasıyla almayacaksın (aç gözlü olmayacaksın, kendinde toplamayacaksın kaynakları). Sadece ihtiyacın olacak kadarı ile bu dengeyi sürdüreceksin.
Bu denge noktası elbette kritik durumda olacak hep. Şartlar değiştikçe, denge noktanda o şartlara göre değişecek. Hava soğudu ise derin kalın olmalı. Vücudun silindirik ki yüzey alanına düşen kilogram miktarı artmalı ki ısı kaybın az oldun.

Nemli ise ona göre bir terleme ve atık sistemin.
Kuru ise, su kaybını azaltacak şekilde. Koruyucu, yağlı bir deri... Isı durumuna göre vücut şekli.
Sıcak ise ince, uzun bir vücut, geniş yüzey alanları...

Dünya da da evrende de hiç bir şey sabit değil, sürekli bir devinim ve dönüşüm söz konusu. Sürekli koşullar, şartlar değişiyor.
Yaşamın sürdürülmesi için şartlara uyum gerekiyor.

Bu durumda yaşamın sürmesi için iki tane çözüm var.

1) Ya şartlar her değiştiğinde, şartlara uyamayıp ölen canlıların yerine yeni canlıları "pat" diye koyacaksın. Ki genel- büyük denge bozulmasın.
(Gene sistemlerde kritik durum :-) Aynı işlevi yerine getirsinler (çünkü yaratılış amaçları bu sisteme, dengesine hizmet etmek)

2) a) Ya da canlıları öyle ayarlayacaksın ki, değişen şartlara uyum sağlayacak şekilde evrimleşebilsinler.
Bunun için üreme hücrelerinde her seferinde farklı özelliklerle yavru çıkacak bir random'lu şifreleme yeterli. Her doğan yavru, diğer bir kardeşinden farklı nitelikte olacak bu sayede... Ne kadar çok çoğalırsa, genlerdeki çeşitlilik aratacağı için, meydana gelen değişimlerde, o türün bazı bireylerinin sağ çıkma ihtimali o kadar aratacaktır. Süreklilik olasılığının artmasıdır bu.


b) Veya şartlara uyum sağlayamadığı için toptan yok olan türün yerine, tüketilmeyen besinlerin tüketimine yönelik olarak bazı canlıların değişimini ayarlayacaksın.
Özellikle kapalı sistemlerde kaynak kıtlığı var ise aynı türün üyeleri birbirleri ile aynı kaynaklar için rekabet edeceğine, üremek ve çoğalmak için farklı kaynaklara yönelmeli. (
Galapagos adalarındaki ispinoz ve kaplumbağa çeşitliliği gibi…)


Zaten şartlar değişince bir türün tüm canlıları dönüşmüyor. 1 milyon tanesi varsa, bunun 1000'de 1'i, mesela 10 tanesi dönüşüyor. Eh... Bir kaç bin yılda sayıları da artıyor ve gene çeşitleniyorlardır.
(İnsanlık bile 200 bin yılda tek bir adamın soyundan 8 milyar sınırına geldi.)
Eğer siz maksimum verimlilik esasına dayalı bir sistem çalıştırıyor olsaydınız hangi yöntemi tercih ederdiniz?

(Sonuç olarak; EVET. Mantık olarak; HAYIR.) Bütün sistem, her şey kaynakların dengeyi koruyacak şekilde üzerine…

İşte bilim bu nokta da evrimi destekliyor. Kanıtlarda bunu doğruluyor.


Zaten yaradılış açısından da bir sorun yok. Olamaz da… Zaman’dan mahfuz bir yaratıcı için, milyarlarca yıllık bir süreç, sadece “bir an”dır.
Eğer yaratıcı bu süreci;
(sebepler ve sonuçlarla) nedenleriyle birbirine bağlanmışa (yani her şeyi sebebi ile yaratmışsa) ve hem ilk hem son sebebin, kendisine ulaşmasını dilemişse… Hiç mi hiç çatışma çıkmaz.

Üzerinde düşünmeniz gereken konu; Evrimin var olup olmadığı değil.
İnsan’ın daha doğrusu bilincin ve ruhun ne olduğu üzerine olmalı. Ve insanın bu dünya da nasıl bir hayat sürmesi gerektiği üzerine olmalı.


Eğer bu konuda ister bilimsel verilere, ister dini bilgilere bakın temel noktalarda hatta birçok ayrıntıda hiçbir farklılık olmadığını görürsünüz.
(Bir arada yaşayabilmek için, kaynakların doğru kullanılması için, sosyal refah’ın artırılması ve kaliteli bir yaşam sürdürmek için gibi birçok temel soruyla başlayabilirsiniz.) 10 Ağustos 2014

Hiç yorum yok: