7 Temmuz 2014 Pazartesi

Canlı mı, Cansız mı? Hayat ve başlangıcı hakkında


Asimov'un bir roman dizisinde Gaia vardı. Tek bir bilinç halinde organize olabilen bir gezegen. Cansız maddelerde bilinç kazanıyordu.

İlk önce “canlının ve canlılığın” doğru tanımını yapmak lazım. Doğmak, büyümek, çoğalmak ve ölmek ise canlılık bazı problemlere saplanmak mümkün bence...
Canlılığı "ne düzeyde olursa olsun bir bilince sahip olma ve sistem içinde bir işlev görüp sürekliliğini sağlamak" olarak ele alırsak kavram genişler.
Canlı da, canlılığa sahip bir sistemler bütünü olarak ele alabiliriz.
Sorunuz aslında çağlardır felsefecileri ve din adamlarının meşgul etmiş bir sorudur. Canlılık, hayat, ruh için tanımlar aramışlardır. Yukarıdaki tanımlara ekleyici, geliştirici hatta tamamen değiştirici birçok tanım ekleyebilirsiniz.

Cevabıma (inancıma) gelince; Canlılığı en basit anlamdan,  bilinçli olarak gelişebilme ve üreyebilme işlevleri açısından ele alacağım.
Deniz dibindeki çeşitli metal iyonları, benzer elektrik yüklerine sahip olmalarına rağmen, aynı metal atomlarını toplayarak büyürler.  Zaman zaman kırılan parçalar da kendi başlarına iyon toplamaya devam ederler.
Yoğun çözelti halindeki bazı moleküller sıcaklık, basınç gibi durumlarda birleşerek farklı atomik ya da moleküller bağlar kurarak kristalleşirler. En güzel su buzu ile çeşitli kalsiyum, karbonat ile klorür ve klorit tuzları buna örnek olabilir.   Benzer molekülleri toplayarak büyürler.
(Hediyelik eşya olarak ta satılan ”büyüyen kristaller” var.)

Yine bazı araba üreticileri, hafızası olan metallerle jantlar üretiyorlardır.  Jant eğildikten sonra üzerine bir kova kaynar su dökmek, eksi haline dönmesi için yeterli oluyordur.

Gene son dönemlerde kristallerin yapıları üzerinde bilgi depolama teknikleri çalışmaya başladı. En küçük birim petabyte olacak gibi…

Ama bunların hiç birini canlı ve canlılık olarak ele almıyoruz, çünkü aradığımız bilinç yok. Diğer yandan yarın öbür gün kendi kendine öğrenen yazılımlarla olan ilişkimizde; karşımızdaki bilinçli ama vücutsuz varlıklara ne diyeceğiz?

Eğer bir atom’un ya da molekülün başka atom ve/veya moleküllerle bağ kurması, uzun molekül zincirleri oluşturması sonrasında kopan zincirlerin etraftan materyal alarak kendisini tamamlamasını canlılık olarak sayarsak, birçok atom ve molekül içinde canlılık emareleri var diyebiliriz.
Ama bu bir bilinçle desteklenmiş uygulama olmadığı için canlı diyemiyoruz. Hepsi moleküllerin elektrik yüklerine göre çeşitli ortam atom ya da moleküllerini kendilerine çekerek ortak bağ oluşturmaları sonucu oluşuyor.

Yani tamamen kimyasal işlemler.
Ancak ilk yarı canlı örnekler de bu kimyasal işlemlerin sonucunda oluşmuştur.  Birçok aminoasit moleküllünden 20 tanesi (Hepsi ışığı aynı yöne polarize ediyor) yaşamın temel taşı olarak, kendisini kopyalayan ve bu şekilde çoğalan molekülleri oluşturdular.

İlk ilkel canlı diyebileceğimiz basit mikroorganizmalar ise çok basit moleküllerin bir araya gelerek oluşturduğu yapılardı. Önceleri birkaç molekül bir araya geldi, bir kısmı kopyalamayı sağlarken bir kısmı çevreden materyal sağlıyordu. Bir kısmı da yeni moleküllerle bağ kurulmasını sağlıyordu. Böylece uzun zincirli dev moleküllerle dolu bir çorba içinde, hayat dediğimiz yapı başladı.

Yani cansız maddelerin uzun bir süreçte, çok fazla olasılık içinde kendisini kopyalayabilecek, çoğaltabilecek molekül zincirlerinin de oluşturması şaşırtıcı değil. Saniye de
(10 üzeri 10) molekülün bağ kurup, daha güçlü yapılar oluşturup, bozulduğunu düşünün. Bir de bu saniyelerin en az 2.5 milyar yıl sürdüğünü düşünün…  Ne kadar çok olasılıkta moleküller oluşmuş ısı, basınç, ultraviyole ışın gibi etkilerle bozulmuştur kim bilir. İçlerinden birkaç tanesi belli koşullar altında bütünlüklerini koruyorlar. Bütün olay da bu zaten.

Tabii burada önemli çıkıyor karşımıza; Evrim ve hayat nedir?  Bu felsefi ve cevabı kişiye göre değişiyor.

Evrim hayatın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Aksi halde canlılık; şartlara göre uyum ve süreklilik sağlayamazdı.
(Buradan hayatı çok bileşkeli ve yönlü bir “sistemler bileşkesi“ olarak ele alıyorum.)
Evrimdeki temel amaç, canlılığın sürdürülmesi ve aktarılmasıdır.

O zaman ikinci soru geliyor karşımıza; Hayat’ın amacı nedir?

Çok kısa özetle; İlk varoluşunda evrendeki engin ve dingin yapı bozulunca, yeni sistemler oluştu… Tüm bu sistemlerde tekrar nötr diyebileceğimiz eski durumlarına dönmeye çalıştılar. Sonuç olarak bu amaçla bileşikler ve birleşimler oluşturup, canlı dediğimiz üst yapıya kadar ulaştılar. 

Canlı, canlılığı yanında geliştikçe bilinç de kazanmaya başladı.  Böylece hayatın amacını en üst düzeyde bilince sahip bir organizmaya doğru evrilmek olduğunu varsayabiliriz.  Bilinç düzeyinin artması ile bir gün canlılığın fiziksel beden dediğimiz sistemlere de ihtiyaç duymayacağını,  hatta evrende şu an bile böyle yaratıklar olabileceğini düşünüyorum.
Ama bunları doğrulama ya da yanlışlama imkânı yok. Bu nedenle tüm yazdıklarım sadece inanç çerçevesinde geçerlidir. (Bilimsel değeri yok, belki, ilham verici olabilir en fazla…)

Evrim ve  süreci bize çok uzun ve meşakkatli bir süreç gibi gözükse de; bütün her şeye hakim bir bilinç için bir anlık bir iştir. Eğer amaç her şeyi birbirine,  sebepler zincirleri ile bağlamak ise bununda en temelle bir bağının
(yani ilk kütle ve parçacıklarla başlayan bir sürecin içinde) olması çok doğal değil midir?  (Evrimi reddetmek bana göre Allah’ın mucize de adını verebileceğimiz muhteşem sistemini anlamamak ve O’nu inkâr etmektir.  Ama bunlar bu sitenin içeriğinden çok ayrı felsefi konular.)

Not: Felsefe;  kelime anlamıyla, “bilgiden bilgi üretmektir.” Felsefeci de bu bilgiyi üreten kişi.
Bilgi ancak bilimsel temelli olursa (doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir) geçerlidir. Yoksa safsata ve inanılan bir sezgiden başka bir şey değildir.  Böyle yapılan bir şey de felsefe değil, demagogların boşa kürek çekmesidir.  07.07.2014

İhsan Karataylı  16 Temmuz 2014
Sonuç olarak cansız bilinen maddelerin bile atomlarında nasıl olması gerektiklerine dair kodlar var.Tamam belki biraz saçma veya çılgınca gelebilir ama bunların evrimleşip canlı varlıklar oluşturmadıklarını bilemeyiz.Sonuçta dünya oluştugunda dünyada canlı varlık oranı %0 dı hiç yoktu.

Öncelikle bu konuda tekrar merhaba :-)
Haklı olduğunuz nokta ve benim kafamda da bulanık olan nokta aynı. %0 canlılıktan, canlıya NASIL geçildi?

Saçma ya da çılgınca değil, tam tersi bence çok akıllıca bir soru.
İlk canlı sıfatını hak eden varlığın nasıl oluşabildiğini anlasak devamının da
(çoğalma, evrim, türeme, türleşme filan) kalan hepsini birleştirebiliriz.
Ama ilk olan için sorun var. Belirsizlik çok fazla. Eğer işin içine Tanrı'yı sokacaksak iş çok kolay. Fakat bu sefer evrenin geçirdiği bunca süreç anlamsızlaşıyor. O zaman daha baştan canlıyı yaratmak için bu kadar zaman ve enerji harcamasına gerek yoktu... Evrendeki her şey verimli bir dengede olduğuna göre, bu konuda da aynı şekilde yaratması mantıklı geliyor. Bu nedenle Tanrı'yı evrenin ilk varoluş anında bırakıyorum. Ondan sonraki gelişen doğal sürecin bir parçası olmalı hayat.

Dün "ütopik izmir" adlı facebook sayfasında bir haber paylaşıldı. Enerji ihtiyacını taş ve metalden elektron kopararak sağlayan bir bakteriden söz ediyordu. İlkel, her yerde var olan bir bakteri. Enerjisini de diğer canlılar gibi besinleri parçalayarak çıkan elektronlarla değil, direk elektron hasat ederek sağlıyor.

O zaman bu tartışma konusu geldi aklıma.
2 hafta evvel daha önceden bildiğim ama alıcı gözle bakmadığım bir konu geçti bir bilim teknik dergi ekinde; sistemlerde "kritik durum" ile ilgiliydi. Özü tüm sistemler düzen ile düzensizlik arasında ince çizgide kritik noktada oldukları ve bu şekilde değişimlere uyum sağladığıydı. Çeşitli örnekler vardı.
(Arı kuşu, nöronlar filan)

Bundan sonrası biraz felsefe... Ama bana göre bu bakış açısı canlılığın oluşmasında da anahtar rol...
Eğer evrenin homojen, durağan bir yapıdan oluştuğunu düşünürsek
(varsayım), sonradan Kaos'un oluştuğunu, tüm oluşan parçaların tekrar denge durumunu aramaları normal olurdu.

Yani oluşan tüm madde ve enerji
(somut bildiklerimiz) durağanlığa dönüş durumunda olacaklardır. Çünkü dengeleri bozulmuştur. Diğer yandan evrenin çok büyük bir kısmı yapısını bozmamıştır. Bizim bildiğimiz evren ve enerji, bütünde daha çok bir kaç kanser hücresi gibi zaten.
Bu eğilimin oluşan parçacıkları denge oluşturmak için sistemler oluşturmaya ittiğini, oluşan sistemlerin de daha büyük sistemlere dâhil olarak iç ve dış denge ile bu kritik noktada varlıklarını, değişimlere adapte olarak sürdürdüklerini düşünüyorum.

Kuarklar, protonlar, nötrınlar, elektronlar derken atomlar'da daha üst bir sistem olarak moleküllerde buluştu. Moleküllerin denge durumunu korumaları ise diğer moleküllerle olan etkileşimlerine bağlı. Eğer moleküller arası çok fazla etkileşim olmaz ise moleküllerin de yeni denge sistemleri oluşturmaları mümkün olmaz. Ama sıcak, hareketli ve yaygın bir çözücü içinde (sıvı su gibi) çok sayıda farklı molekül birbirini etkiler, atom ve elektron alır veya koparır...
(Bu nedenle zaten yaşamın olabilmesi için önce sıvı bir çözücü şart düşünülüyor. )

Aynı zamanda moleküllerin bu kadar yoğun etkileşimde olması uzayda her yerde mümkün olmadığı için, yaşamın oluşma koşullarını sınırlı tutuyoruz.

Ama bizimki gibi karbon bazlı bir yaşam yerine, başka bir gezegende sıvı çözücüye ve ortam ısısına göre silisyum tabanlı bir yaşam şekli çıkabilir. Karbon altıgen yapısıyla çok güçlü ve çok olasılıklı bağlar kurma yeteneğine sahip… Grafit gibi paralel ve dağılan yapılardan, elmaslara kadar. Silisyum için de benzer özellikler var. Ama sanırım biraz daha sıcak bir ortam gerekiyor.
Bir bilim kurguda dünyanın magmasında nefes alan yaratıklar, keşif için yüzeye geliyorlardı. Sonra dünyanın asıl sahibi sorunu nedeniyle tartışmalar çıkıyordu :-)
Neyse bu denge kurmaya çalışan sistemlerin bir kaç tanesi yeni bir denge kurarak, bu az evvel sözünü ettiğim "sadece elektron yiyen bakteri"nin atalarını oluşturmuş olabilir.
19 Temmuz 2014


Hiç yorum yok: