13 Haziran 2014 Cuma
Fizikist Sitesi haberlerine yorumlar
12 Haziran 2014
Bir varsayımdır.
Beyini sibernetik bir organizma olarak ele alırsak, dıştan aldığı uyarılara tepki vermesi ile bilincin başladığını düşünüyorum. Tepki verebilmesi için, uyarıcıyı algılaması, sınıflandırması, tanımlaması, soyut bir kavramı kendi içinde somutlaştırması ve buna göre de işlem yapması gerekiyor.
Bu durumda dışarıdan gelen uyarıcıları işleyeceği merkezlerde toplayıp, bunları kodlayıp sinir ağındaki ilgili sinir zincirlerine yolluyor sanki. Tüm bu işlemlerde hücrelerin genetik materyalinde kodlanmış verilerle uyuşan, uyarıcıları sınıflandırdığını düşünüyorum.
Şöyle ki; Kişi uyurken bile bilinci yarı yarıya işlem halindedir. Rüya görür. Ancak rüyasız dönemleri de vardır. İşte bu dönemlerde, ya da anestezi sonrasında (o da bir tür rüyasız uyku hali diyelim); dışarıdan gelen uyarıcılara karşı kapalı oluyor. Ne ses, ne koku ne de başka hiç bir sinir iletisi beyinde işlenmiyor. Bu süreçte hücreler ne yapıyor. Durumları nedir onu incelemek lazım. Belki kendilerini tamir ediyorlar, belki dinleniyorlar, belki de kendi içlerine dönüp gün içinde aldıkları verileri, RNA ve şeker fosfat moleküllerinde kodlayarak depoluyorlar. Bu süreçten çıkıldığında ise verileri işlemeye, sınıflandırmaya başlıyorlar.
Mesela gün içinde yaşanan olayların dökümü çıkartılıp, sınıflandırılıp, gruplar halinde kodlanıyordur. Aynı anda içinde bulunulan ortama ve dış uyarıcılara göre bu kodlama işlemi etkilenebiliyor olabilir. Çünkü rüyalarımızda, gün içinde yaşadığımız ve çağrışım yaptıran uyarıcılardan başka alakasız verilerin de karmaşası bir rüya görebiliyoruz. Soğuk oda da uyuyan bir adamın, gün içinde bir kadının elinde gördüğü yılan derisi çantayı birleştirip, sınıflandırma esnasında (rüyalarda) kendisini bir buz ejderhasının sırtında görmesi gibi.
Rüyalardan yoksun bırakılmış insanların ne kadar sıkıntı yaşadığı biliniyordur. Yorgun, dikkatsiz, karmakarışık olurlar. Üstelik gece isterlerse 20 saat (rüyasız dönemlerde rahat bırakılarak yapılıyor bu deneyler) uyumuş bile olsa. Diğer yandan meditasyon dahil, düşüncelerin serbest bırakıldığı yarım saatlik bir rüyalı uyku dönemi ise insanı dinçleştirir.
Buradan rüyaların, gün içinde toplanan verilerin geçici depolardan çıkartılıp, işe yaramayacakların elenip, kalanların kalıcı veya uzun ömürlü depolara yollandığını varsayıyorum. Bu nedenle de karmakarışık rüyalar görüyoruz. Aynı şekilde yarım saatlik bir fiesta bile bizi dinçleştiriyor. Rüya’nın olmadığı uyku dönemleri, sinir hücreleri arasında iletimin olmadığı ellerindeki verilerin moleküllere kodlanarak depolandığı dönemler olmalı.
Anlamak için, uzun süre rüyasız uykudan mahrum bırakılanların, hafıza testlerine bakmalı. 1 ay, 3 ay, 6 ay evvelki bilgilerden ne kadarını hatırlayabiliyorlar. Tabii deneklerin hepsinin de aynı uyku alışkanlıklarına sahip olması şartıyla…
Anestezi veya felç durumunda sinirler arası uyarıcı bilgilerinin iletimi olmadığı için, ana data dağıtım merkezlerine bilgiler ulaşmıyor ve buradan kodlanmak üzere dağıtılamıyor olmalı. Beyin hücreleri arasındaki elektriksel iletinin aslında, kimyasal bir işlem olduğunu (Hücreler uzantılarının uçlarında elektriksel olarak kutuplaşarak veri iletiliyorlar.
Veriyi, (+)olarak bir uzantı ucundan alırken, hangi uzantısının ucunda (–) olarak iletileceğine, hücre nasıl karar veriyor (???) araştırılmalı.) unutmamak lazım. Bunun anlamı hücreler arasındaki elektriksel iletide rol oynayan çeşitli hormonlar ve salgılardan bir tanesi, komadaki hastaları da uyandıracak ve sinirlerin tekrar veri işlemesini zorlayacak moleküller olabilir.
14 Mayıs 2014
Hafızanın nasıl depolandığı hakkında bir çok sav var. Çoğu bilimsel araştırmaya dayalı sonuçlara göre açıklanıyor. Ancak yine de tam olarak nasıl depolandığı konusunda net bir veri yok.
Araştırma sonuçlarında en çok varılan öneri; Sinir bağlantılarının şeklinin ve sisnir hücrelerinin arasındaki bağlantının yapılanma şekliyle hafızanın oluştuğu yönünde. Yani bir sinir hücresi 10 bin bağlantı yaparken, hangi hücrelerle bağlantı yaptığına ve iletinin hangi yollarla bir diğerine aktarıldığına göre düşünce oluşurken, hafızanın da aynı şekilde depolandığı yönünde.
Bir diğer öneri ise; hafızanın çeşitli moleküller halinde kimyasal oluşmularla depolandığı ve hücre içinde saklandığı yönünde...
Bunlara ek olarakta benim bir sav'ım var. Belki bir gün uygun teknolojik bilgi ve teknik alt yapısı olan biri bakıp, yanlışlar. Hafızanın hücrelerde özellikle RNA'lardaki dizilimle ve nükleoitit uçlarında şeker, fosfat,baz bağları gibi moleküllerin sentezlenmesi ve yerleştirilmesi ile depolanabileceğini düşünüyorum. RNA yapısındaki bilgi, özellikle çöp olarak adlandırılan işlevi bilinmeyen baz bağlarının şifre anahtarını, nükleotit uçlarındaki moleküllerinde sıkıştırılmış bilgiyi içereceğini düşünüyorum.
Bu şekilde anahtara göre çözülen sıkıştırılmış bilginin de hafızanın temel birimlerini oluşturuyor. Eğer bu sav'ın doğruluk payı olursa; DNA'mızda bulunan ve çöp olarak adlandırılan gen dizilerinde geçmiş yaşamlardan bilgiler taşınıyor olabilir. Ayrıca uygun bilgilerin depolandığı RNA dizilerinin aktarıcı virüslerle kişilere aktarılması ile "hap-iğne ile öğrenme" gibi fantastik bir öğrenci düş'üde bir gün gerçekleşebilir.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder