KRİTİK DURUM, MÜKEMMEL DENGE VE KAOS
http://gunumuz-gelecegimiz.blogspot.com.tr/2017/02/mukemmel-denge-kaos-ve-evren.html (18.09.2017'de bu sayfaya ilintilendirilmiştir.)---------------------------------------------------------------------------------------------------
Burtay Mutlu , 25 Temmuz 2014
Bütün sistemler daha küçük sistemlerin birleşmesinden oluşur. Her sistem kendi içindeki sistemlerin dengesi sürdüğü sürece var olur. Her sistem için sibernetik bir yapı diyebiliriz.
Tüm sistemlerde düzen ile kaos arasındaki “mükemmellik noktası”; kritik noktadır.
Burada bu kritik nokta kavramının sanıldığından çok daha fazla hayatımızın içinde olan, doğal bir süreç olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Makro düzeyde bir büyük sistem (BS) ve içindeki daha küçük birçok alt
sistemleri ele alalım.
Çok ayrıntıya inmeden büyük ve bunun bir alt düzey sistemlerini ele alalım.
Büyük sistem de (üst bir sistemin bir parçası olmakla beraber), içten bağımsız ve işlevseldir.
Bu sistem içinde; her biri ayrı işlevi olan alt sistemlerin oluşturduğu, sinerjik bir düzen vardır.
Dıştan bakınca dengeleriyle bu düzen ve hassasiyeti ok adar incedir ki, mükemmel olarak nitelenebilir. Çünkü düzen “kritik durum da”dır.
Alt sistemlerden birinde bir değişiklik olsa, büyük sistem içindeki denge de bozulur.
“Kritik durumu” korumak için, büyük sistem içindeki diğer alt sistemler yeniden yapılanır. Süreç yeni dengeye ulaşana/kurulana kadar sürer. Bu durum dışarıdan kaos olarak da algılanabilir.
Bu küçük alt sistemler iki şekilde yapılanır.
1) Tüm alt sistemler arasındaki koordinasyon ve görev dağılımı değişir.
Her sistemin yüklendiği görevler göreceli olarak küçük farklılıklar gösterir.
2) Ve/veya az sayıda küçük sistem, kendi iç (alt’ın alt’ı)sistem dengelerinde değişime uğrar. Açıkta kalan işlevi üstlenirler.
Kritik durumdaki sistemler için çeşitli örnekler var.
1) Tamamen durgun bir bardak suyu mikrodalgada ısıtın. Suyun kaynama derecesine vardığı zaman bile ısıtmaya devam edin. Suyun kayna noktasını geçeceği ama kaynamayacağı bir nokta vardır.
Bu nokta aralığı, kritik noktadır. Su molekülleri uzaktan veya mikroskopla yakından bakıldığında bile durgun, düzenli görünürler. Ama bardağa bir tuz tanesi atsanız yeter. Denge bozulur. Kaos başlar ve su kaynar.
2) Su ile aynı deneyi soğutarak da yapabilirsiniz. Özellikle bir miktar basınç üretme kapasiteniz varsa çok güzel oluyor. Kristalleşme sırasında buz içinde elektrik deşarjları gözüküyor karanlıkta J.
3) Trafikte düzgün akan araç ve yaya trafiğini gözlemleyin. Ne kadar yoğun ve karmaşık bir düzen var ise, dengesi bozulduğunda da o kadar çok karmaşa çıkıyor.
4) Vücudumuzda her bir organ ayrı bir sistemdir. Kendi alt sistemleri de vardır. Bir arada ve ahenkli çalışma ile vücut dengede olur. Ne zaman bir organ veya uzvumuz arızalansa, hastalansa diğer uzuv ve organlar yük kapasiteleri ve yaptıkları iş değişir.
5) Aynı sistem beyin nöron hücreleri arasında da vardır. Aralarında mükemmel bir uyum ile veri alış verişi yaparken, arada bir aksaklık çıkarsa kısa kaoslar çıkmaktadır. Düşünce akış dizgesi bozulmaktadır.
6) Aynı yapıyı sürü halinde uçan kuşlarda, balıklarda da gözlemleyebilirsiniz. Sürü haline birbirleri ile (hala sırrı tam çözülememiş) iletişim ile herhangi birin gördüğü düşmana karşı ortak ve uyumlu hareket ederler. Aralarındaki uyum mükemmeldir. Ancak bir saçma ile bir kuş düşse ya da yunuslar etraflarını sarıp, hava kabarcık ağı ile paniğe soksalar balıkları panik ve kaos başlar.
7) Güneş etrafındaki gök cisimlerinin ve onlarında etrafındaki gök cisimlerinin öyle bir dengesi vardır ki, bir tanesinin yerinin değişmesi tüm sistemi değiştirir. Hatta 1 kaç santim ileri geri dünya da yaşamı yok bile edebilir.
8) Çok hızlı dönen bir topaç, mükemmel denge durumundayken, hafif bir dokunuşla dengesi bozulur. Dönüş şeklini ve açısını değiştirerek tekrar denge duruna gelmeye çalışır. Hızına ve momentum enerjisine bağlı olarak bunu sağlar veya sağlayamaz.
9) Devlet de, toplum da her zaman denge durumundadır. Eğer toplumsal kurumlarda birinde bozulma olursa, bu tüm kurumları etkiler. Hepsi yeni şartlara ve duruma göre uyum sağlamak için değişime girer. Bazı işlevleri bırakırlar. Bazı işlevleri yüklenirler. Bunu yaparken de kendi içlerindeki alt sistemleri tekrar düzenlerler.
Eğer yeni bir yapılanmaya geçişte, sadece bir kurumda değişiklik olursa, sinerji çöker. Sistem kaos’a düşüp bozulur.
Ancak değişen-bozulan bir sistem ile diğer sistemler /kurumlarda değişmeyi başarırlarsa, öncekinden farklı yeni dengeler üzerine kurulmuş yeni bir sistem hayatını devam ettirir.
Aslında burada mükemmelik olarak anılan durum; sistemin değişen durumlara karşı sinerjisini korumasıdır.
Bu noktada bulunmanın verdiği esneklik ile değişen şartlara ve koşullara, çok daha hızlı tepki verip, uyum sağlayabilmektedir.
Toplumsal hayatın her noktasında, biyolojik hayata ve fizik dünyasına kadar her noktada bu durumu görebiliriz.
Her sistem bir başka sistemin, alt sistemidir. Ve tüm sistemler değişikliklere cevap verebilmek için her zaman denge durumundadır.
=============================
(21 Aralık 2015 tarihinde eklenmiştir)
Kaos
ve kritik denge? Bana
göre her dengeli sistem daima kaos'un kıyısında bir "mükemmel ve kritik bir
noktada" dengededir. Bu"düzen"dir.
Bu noktada olmayan sistemler bütünlüklerini kaybedip dağılırlar.
Bunun ana nedeni; kaos'un bir kargaşa olması değil, sonsuz olasılıkların sonuç
toplamı olmasıdır.
"Denge noktası", her zaman en güçlü olasılıkların ortalamasından
oluşur. Her sonuç olasılıkta, kendi alt olasılıkların toplam sonucudur. Yani
her bir olasılık sistemi, alt
olasılıklar fraktalidir.
Kaos, Düzen, Entropi ve Evrenin Genişlemesi iç içe kavramlardır.
Entropi? Entropiyi düzenden düzensizliğe doğru
eğilim olarak tanımlıyoruz.
Artan entropiyi mevcut sistem bozulması ve aynı düzenin tekrarlanamaması
olarak düşünüyoruz.
Oysa entropi evrenin ana eğilimi olan düzensizlikten, tekrar düzenliye dönüşme aracıdır.
Evrenin arka plan ışımasına incelendiğinde, binde
hatta onbinde 1 gibi çok düşük farklılıklarla, nerdeyse homojen olduğu
görülüyor.
Tüm madde ve enerji de neredeyse homojen olarak evrene dağılmıştır.
Ama tam dağılmamıştır. Enerjinin bir kısmı, kütle ve dalga olarak homojenliği
bozmaktadır.
Bu entropinin ana nedenidir. Ve enerji yoğunluğu tüm evrende eşitlenene kadar
da sürecektir.
Evrenin genişleme dalgaları (EGD) aktif roldedir.
Örnek olarak, ılık ve durgun su dolu bir bardakdaki şekeri düşünebiliriz.
Şeker erimeye başladığında, suyun lokal yoğunluğunda değişmeler olacaktır. Su
içinde (gözle görülmesede) yüksek yoğunluktan, düşük yoğunluğa doğru akıntılar
oluşacaktır.
Evrendeki yoğunluk farklarıda benzer durumlara neden olur.
Eğer bardağa bir kaşık ile sürekli ritmik vurarak, enerji aktarıp dalgalara
sebep olursak, süreç hızlanır.
Dalgalar, koparılmış şeker moleküllerini su içinde dağıtacaklardır. Ama şeker
yoğunluğunun homojenleşme süreci biraz uzayacaktır. Çünkü bölgesel olarak hedef
yoğunluk değerine yaklaşılmış olsa bile, dalgalar bu sistemleri bozacaklardır.
İşte evrendeki entropi de buna benzerdir.
Evrenin genişlemesinden kaynaklanan özdeş dalgaların dağıtıcı etkisidir.
Bu dalgalar maddenin temel parçacıkları arasındaki bağlara da enerji yükleyerek,
bağların bozunmasına (çürüme-dağılma) da neden olurlar.
Entopi kaotiktir. Çünkü dalgaların ve akıntıların kaynaşarak parçacıkları
bozunmaya zorlaması, kuantum alanlarına benzer kaotik ortam sonucunda oluşmaktadır. (21 Aralık 2015)
=======================================
keşmekeş kesisci 26 Temmuz 2014
Burtay mutlu beyin yazdığı herşeye katılıyorum.Bir nokta hariç sistemler sinerjiyi yeniden kurmak için geçirdiği zaman düzensizliktir.Yani sistem her zaman dengede olamaz.Denge çok kırılgandır.
Yani sistem her zaman dengede değilldir.Sadece sistem her zaman dengeyi korumaya çalışır.
Ali Aslantürk 26 Temmuz 2014
Makroskobik olarak denge görünse de her zaman dengesizlik vardır. Denge aynı sistemin tekrarlanmasıdır. Ama aynı nehirde iki defa yıkanmak imkansızdır.
Burtay Mutlu 31 Temmuz 2014
Şeyyy.. Merhaba...
Öncelikle "kritik durum" önermesi bana ait değil.
Dergide okuduğum bir yazının içeriği ve yorumları (numaralı örneklerle, örnek miktarını geliştirdim sadece).
Sadece daha önceki gözlemlerimle çok uyumlu olduğu ve kafamdaki bir soruya cevap verdiği için mantıklı geldi.
Sistemler nasıl değişiyor? Sorusu.
Entropiyle bir çelişki yok. Hatta entropiyi doğruluyor. Sistemin dengede olduğu noktanın her zaman, uyum ile kaos arasındaki ince nokta olduğunu, tüm sistemlerin hep tam bu noktada durduğunu vurguluyor.
Ne zaman iç veya dış kaynaklı bir etki ile sistem dengesi bozulsa, bir kaos oluyor ve tekrar yeni bir denge durumuna kavuşuyor.
Evrenin de başlangıçtaki denge durumundan, artan entropiye genleştiğini düşünürsek, hala içerdiği sistemlerin, tekrar dengeye ulaşma yönünde bir dönüştüğünü düşündüm.
Aynı şekilde kaos teorisi ile de uyumlu… Çünkü düzenden düzensizlik oluşuyor. Yeni bir düzen kuruyor.
Olayın püf noktası (doğru anladıysam ) her sistemin de alt sistemleri olduğu.
Galaksiler kendi içindeki sistemlerinin dengesini oluştururken, diğer galaksileri de etkiliyor.
Onlar aynı şekilde, tekrar diğerlerini, vs.vs. (Tavuk, yumurta hikâyesi gibi…)
İç sistemleri değişirken galaksilerin, galaksiler arasındaki dengelerde değişiyor.
Tam ve bozulmayacak denge, neredeyse limit hesabı gibi bir şey. Limit; denge durumu…
Çok yaklaşabilirsiniz ama asla o limite ulaşamazsınız.
Bu konu üzerinde daha durma gereğini duyuyorum.
Bence 3 yorumda farklı açılardan zenginleştiriyor konuyu.
Sayın Kesisci'nin belirttiği gibi, her zaman dengede değil. Çok kırılgan olduğu için (dengeye yaklaşıyor ) korumaya çalışıyor. Bu yüzden sürekli bir devinim, hareket var.
Sayın Borazan'ın verdiği örneklerde doğrulayıcı; düzensizleşme artıkça (ki bunu dengeye ulaşmak için sistemin kendi içinde yeni dönüşümlere geçme durumu olarak ele alıyorum) yeni "denge hedefleri" oluşuyor.
Sayın Aslantürk'ün de belirttiği gibi aynı (nehir) denge düzeni hiç bir zaman tekrarlanmıyor.
Bu durumdan çıkarttığım 2 sonuç var; temel olarak evren bir düzen halindeyken bir sebeple bir noktada ufacık bir denge-düzen bozulması sonucu(big-bang), bu hale geldiğidir.
Bir yer de okumuştum ama kaynağı hatırlamıyorum. İlk patlamanın enerjisinin, 16 kg altın'ın enerji karşılığı kadar bir değeri olduğuydu.
Eğer doğruysa evren için çok küçük bir miktar olan bu enerji, tüm dengeyi bozarak yeni denge durumunu arayan bir evrene başlangıç olmuş.
Diğer sonuç, evrenin hala dengesini bulmadığıdır. Bu yüzden bazı sabitler bile zamanla veya koşullara göre farklılaşabiliyor olabilir. (???)
Bilemiyorum. Yorum ve düşüncelerinizi bekliyorum
25 Temmuz 2014 Cuma
7 Temmuz 2014 Pazartesi
Canlı mı, Cansız mı? Hayat ve başlangıcı hakkında
Asimov'un
bir roman dizisinde Gaia vardı. Tek bir bilinç halinde organize olabilen bir
gezegen. Cansız maddelerde bilinç kazanıyordu.
İlk önce
“canlının ve canlılığın” doğru tanımını yapmak lazım. Doğmak, büyümek, çoğalmak
ve ölmek ise canlılık bazı problemlere saplanmak mümkün bence...
Canlılığı
"ne düzeyde olursa olsun bir bilince sahip olma ve sistem içinde bir işlev
görüp sürekliliğini sağlamak" olarak ele alırsak kavram genişler.
Canlı da,
canlılığa sahip bir sistemler bütünü olarak ele alabiliriz.
Sorunuz
aslında çağlardır felsefecileri ve din adamlarının meşgul etmiş bir sorudur.
Canlılık, hayat, ruh için tanımlar aramışlardır. Yukarıdaki tanımlara ekleyici,
geliştirici hatta tamamen değiştirici birçok tanım ekleyebilirsiniz.
Cevabıma (inancıma) gelince; Canlılığı en basit anlamdan, bilinçli olarak gelişebilme ve üreyebilme işlevleri açısından ele alacağım.
Deniz
dibindeki çeşitli metal iyonları, benzer elektrik yüklerine sahip olmalarına
rağmen, aynı metal atomlarını toplayarak büyürler. Zaman zaman kırılan
parçalar da kendi başlarına iyon toplamaya devam ederler.
Yoğun
çözelti halindeki bazı moleküller sıcaklık, basınç gibi durumlarda birleşerek
farklı atomik ya da moleküller bağlar kurarak kristalleşirler. En güzel su buzu
ile çeşitli kalsiyum, karbonat ile klorür ve klorit tuzları buna örnek
olabilir. Benzer molekülleri toplayarak büyürler.
(Hediyelik eşya olarak ta satılan ”büyüyen kristaller” var.)
(Hediyelik eşya olarak ta satılan ”büyüyen kristaller” var.)
Yine bazı
araba üreticileri, hafızası olan metallerle jantlar üretiyorlardır. Jant
eğildikten sonra üzerine bir kova kaynar su dökmek, eksi haline dönmesi için
yeterli oluyordur.
Gene son dönemlerde kristallerin yapıları üzerinde bilgi depolama teknikleri çalışmaya başladı. En küçük birim petabyte olacak gibi…
Ama bunların hiç birini canlı ve canlılık olarak ele almıyoruz, çünkü aradığımız bilinç yok. Diğer yandan yarın öbür gün kendi kendine öğrenen yazılımlarla olan ilişkimizde; karşımızdaki bilinçli ama vücutsuz varlıklara ne diyeceğiz?
Eğer bir atom’un ya da molekülün başka atom ve/veya moleküllerle bağ kurması, uzun molekül zincirleri oluşturması sonrasında kopan zincirlerin etraftan materyal alarak kendisini tamamlamasını canlılık olarak sayarsak, birçok atom ve molekül içinde canlılık emareleri var diyebiliriz.
Ama bu
bir bilinçle desteklenmiş uygulama olmadığı için canlı diyemiyoruz. Hepsi
moleküllerin elektrik yüklerine göre çeşitli ortam atom ya da moleküllerini
kendilerine çekerek ortak bağ oluşturmaları sonucu oluşuyor.
Yani
tamamen kimyasal işlemler.
Ancak ilk
yarı canlı örnekler de bu kimyasal işlemlerin sonucunda oluşmuştur. Birçok
aminoasit moleküllünden 20 tanesi (Hepsi ışığı aynı yöne polarize ediyor) yaşamın temel taşı olarak,
kendisini kopyalayan ve bu şekilde çoğalan molekülleri oluşturdular.
İlk ilkel
canlı diyebileceğimiz basit mikroorganizmalar ise çok basit moleküllerin bir
araya gelerek oluşturduğu yapılardı. Önceleri birkaç molekül bir araya geldi,
bir kısmı kopyalamayı sağlarken bir kısmı çevreden materyal sağlıyordu. Bir
kısmı da yeni moleküllerle bağ kurulmasını sağlıyordu. Böylece uzun zincirli
dev moleküllerle dolu bir çorba içinde, hayat dediğimiz yapı başladı.
Yani cansız maddelerin uzun bir süreçte, çok fazla olasılık içinde kendisini kopyalayabilecek, çoğaltabilecek molekül zincirlerinin de oluşturması şaşırtıcı değil. Saniye de (10 üzeri 10) molekülün bağ kurup, daha güçlü yapılar oluşturup, bozulduğunu düşünün. Bir de bu saniyelerin en az 2.5 milyar yıl sürdüğünü düşünün… Ne kadar çok olasılıkta moleküller oluşmuş ısı, basınç, ultraviyole ışın gibi etkilerle bozulmuştur kim bilir. İçlerinden birkaç tanesi belli koşullar altında bütünlüklerini koruyorlar. Bütün olay da bu zaten.
Tabii burada önemli çıkıyor karşımıza; Evrim ve hayat nedir? Bu felsefi ve cevabı kişiye göre değişiyor.
Evrim hayatın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Aksi halde canlılık; şartlara göre uyum ve süreklilik sağlayamazdı. (Buradan hayatı çok bileşkeli ve yönlü bir “sistemler bileşkesi“ olarak ele alıyorum.)
Evrimdeki
temel amaç, canlılığın sürdürülmesi ve aktarılmasıdır.
O zaman ikinci soru geliyor karşımıza; Hayat’ın amacı nedir?
Çok kısa özetle; İlk varoluşunda evrendeki engin ve dingin yapı bozulunca, yeni sistemler oluştu… Tüm bu sistemlerde tekrar nötr diyebileceğimiz eski durumlarına dönmeye çalıştılar. Sonuç olarak bu amaçla bileşikler ve birleşimler oluşturup, canlı dediğimiz üst yapıya kadar ulaştılar.
Canlı, canlılığı yanında geliştikçe bilinç de kazanmaya başladı. Böylece hayatın amacını en üst düzeyde bilince sahip bir organizmaya doğru evrilmek olduğunu varsayabiliriz. Bilinç düzeyinin artması ile bir gün canlılığın fiziksel beden dediğimiz sistemlere de ihtiyaç duymayacağını, hatta evrende şu an bile böyle yaratıklar olabileceğini düşünüyorum.
Ama
bunları doğrulama ya da yanlışlama imkânı yok. Bu nedenle tüm yazdıklarım
sadece inanç çerçevesinde geçerlidir. (Bilimsel değeri yok, belki, ilham
verici olabilir en fazla…)
Evrim ve süreci bize çok uzun ve meşakkatli bir süreç gibi gözükse de; bütün her şeye hakim bir bilinç için bir anlık bir iştir. Eğer amaç her şeyi birbirine, sebepler zincirleri ile bağlamak ise bununda en temelle bir bağının (yani ilk kütle ve parçacıklarla başlayan bir sürecin içinde) olması çok doğal değil midir? (Evrimi reddetmek bana göre Allah’ın mucize de adını verebileceğimiz muhteşem sistemini anlamamak ve O’nu inkâr etmektir. Ama bunlar bu sitenin içeriğinden çok ayrı felsefi konular.)
Not: Felsefe; kelime anlamıyla, “bilgiden bilgi üretmektir.” Felsefeci de bu bilgiyi üreten kişi.
Bilgi
ancak bilimsel temelli olursa (doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir) geçerlidir. Yoksa safsata ve
inanılan bir sezgiden başka bir şey değildir. Böyle yapılan bir şey de
felsefe değil, demagogların boşa kürek çekmesidir. 07.07.2014
İhsan Karataylı 16 Temmuz 2014
Sonuç olarak cansız bilinen maddelerin bile atomlarında nasıl olması gerektiklerine dair kodlar var.Tamam belki biraz saçma veya çılgınca gelebilir ama bunların evrimleşip canlı varlıklar oluşturmadıklarını bilemeyiz.Sonuçta dünya oluştugunda dünyada canlı varlık oranı %0 dı hiç yoktu.
Öncelikle bu konuda tekrar merhaba :-)
Haklı olduğunuz nokta ve benim kafamda da bulanık olan nokta aynı. %0 canlılıktan, canlıya NASIL geçildi?
Saçma ya da çılgınca değil, tam tersi bence çok akıllıca bir soru.
İlk canlı sıfatını hak eden varlığın nasıl oluşabildiğini anlasak devamının da (çoğalma, evrim, türeme, türleşme filan) kalan hepsini birleştirebiliriz.
Ama ilk olan için sorun var. Belirsizlik çok fazla. Eğer işin içine Tanrı'yı sokacaksak iş çok kolay. Fakat bu sefer evrenin geçirdiği bunca süreç anlamsızlaşıyor. O zaman daha baştan canlıyı yaratmak için bu kadar zaman ve enerji harcamasına gerek yoktu... Evrendeki her şey verimli bir dengede olduğuna göre, bu konuda da aynı şekilde yaratması mantıklı geliyor. Bu nedenle Tanrı'yı evrenin ilk varoluş anında bırakıyorum. Ondan sonraki gelişen doğal sürecin bir parçası olmalı hayat.
Dün "ütopik izmir" adlı facebook sayfasında bir haber paylaşıldı. Enerji ihtiyacını taş ve metalden elektron kopararak sağlayan bir bakteriden söz ediyordu. İlkel, her yerde var olan bir bakteri. Enerjisini de diğer canlılar gibi besinleri parçalayarak çıkan elektronlarla değil, direk elektron hasat ederek sağlıyor.
O zaman bu tartışma konusu geldi aklıma.
2 hafta evvel daha önceden bildiğim ama alıcı gözle bakmadığım bir konu geçti bir bilim teknik dergi ekinde; sistemlerde "kritik durum" ile ilgiliydi. Özü tüm sistemler düzen ile düzensizlik arasında ince çizgide kritik noktada oldukları ve bu şekilde değişimlere uyum sağladığıydı. Çeşitli örnekler vardı. (Arı kuşu, nöronlar filan)
Bundan sonrası biraz felsefe... Ama bana göre bu bakış açısı canlılığın oluşmasında da anahtar rol...
Eğer evrenin homojen, durağan bir yapıdan oluştuğunu düşünürsek (varsayım), sonradan Kaos'un oluştuğunu, tüm oluşan parçaların tekrar denge durumunu aramaları normal olurdu.
Yani oluşan tüm madde ve enerji (somut bildiklerimiz) durağanlığa dönüş durumunda olacaklardır. Çünkü dengeleri bozulmuştur. Diğer yandan evrenin çok büyük bir kısmı yapısını bozmamıştır. Bizim bildiğimiz evren ve enerji, bütünde daha çok bir kaç kanser hücresi gibi zaten.
Bu eğilimin oluşan parçacıkları denge oluşturmak için sistemler oluşturmaya ittiğini, oluşan sistemlerin de daha büyük sistemlere dâhil olarak iç ve dış denge ile bu kritik noktada varlıklarını, değişimlere adapte olarak sürdürdüklerini düşünüyorum.
Kuarklar, protonlar, nötrınlar, elektronlar derken atomlar'da daha üst bir sistem olarak moleküllerde buluştu. Moleküllerin denge durumunu korumaları ise diğer moleküllerle olan etkileşimlerine bağlı. Eğer moleküller arası çok fazla etkileşim olmaz ise moleküllerin de yeni denge sistemleri oluşturmaları mümkün olmaz. Ama sıcak, hareketli ve yaygın bir çözücü içinde (sıvı su gibi) çok sayıda farklı molekül birbirini etkiler, atom ve elektron alır veya koparır...
(Bu nedenle zaten yaşamın olabilmesi için önce sıvı bir çözücü şart düşünülüyor. )
Aynı zamanda moleküllerin bu kadar yoğun etkileşimde olması uzayda her yerde mümkün olmadığı için, yaşamın oluşma koşullarını sınırlı tutuyoruz.
Ama bizimki gibi karbon bazlı bir yaşam yerine, başka bir gezegende sıvı çözücüye ve ortam ısısına göre silisyum tabanlı bir yaşam şekli çıkabilir. Karbon altıgen yapısıyla çok güçlü ve çok olasılıklı bağlar kurma yeteneğine sahip… Grafit gibi paralel ve dağılan yapılardan, elmaslara kadar. Silisyum için de benzer özellikler var. Ama sanırım biraz daha sıcak bir ortam gerekiyor.
Bir bilim kurguda dünyanın magmasında nefes alan yaratıklar, keşif için yüzeye geliyorlardı. Sonra dünyanın asıl sahibi sorunu nedeniyle tartışmalar çıkıyordu :-)
Neyse bu denge kurmaya çalışan sistemlerin bir kaç tanesi yeni bir denge kurarak, bu az evvel sözünü ettiğim "sadece elektron yiyen bakteri"nin atalarını oluşturmuş olabilir. 19 Temmuz 2014
İhsan Karataylı 16 Temmuz 2014
Sonuç olarak cansız bilinen maddelerin bile atomlarında nasıl olması gerektiklerine dair kodlar var.Tamam belki biraz saçma veya çılgınca gelebilir ama bunların evrimleşip canlı varlıklar oluşturmadıklarını bilemeyiz.Sonuçta dünya oluştugunda dünyada canlı varlık oranı %0 dı hiç yoktu.
Öncelikle bu konuda tekrar merhaba :-)
Haklı olduğunuz nokta ve benim kafamda da bulanık olan nokta aynı. %0 canlılıktan, canlıya NASIL geçildi?
Saçma ya da çılgınca değil, tam tersi bence çok akıllıca bir soru.
İlk canlı sıfatını hak eden varlığın nasıl oluşabildiğini anlasak devamının da (çoğalma, evrim, türeme, türleşme filan) kalan hepsini birleştirebiliriz.
Ama ilk olan için sorun var. Belirsizlik çok fazla. Eğer işin içine Tanrı'yı sokacaksak iş çok kolay. Fakat bu sefer evrenin geçirdiği bunca süreç anlamsızlaşıyor. O zaman daha baştan canlıyı yaratmak için bu kadar zaman ve enerji harcamasına gerek yoktu... Evrendeki her şey verimli bir dengede olduğuna göre, bu konuda da aynı şekilde yaratması mantıklı geliyor. Bu nedenle Tanrı'yı evrenin ilk varoluş anında bırakıyorum. Ondan sonraki gelişen doğal sürecin bir parçası olmalı hayat.
Dün "ütopik izmir" adlı facebook sayfasında bir haber paylaşıldı. Enerji ihtiyacını taş ve metalden elektron kopararak sağlayan bir bakteriden söz ediyordu. İlkel, her yerde var olan bir bakteri. Enerjisini de diğer canlılar gibi besinleri parçalayarak çıkan elektronlarla değil, direk elektron hasat ederek sağlıyor.
O zaman bu tartışma konusu geldi aklıma.
2 hafta evvel daha önceden bildiğim ama alıcı gözle bakmadığım bir konu geçti bir bilim teknik dergi ekinde; sistemlerde "kritik durum" ile ilgiliydi. Özü tüm sistemler düzen ile düzensizlik arasında ince çizgide kritik noktada oldukları ve bu şekilde değişimlere uyum sağladığıydı. Çeşitli örnekler vardı. (Arı kuşu, nöronlar filan)
Bundan sonrası biraz felsefe... Ama bana göre bu bakış açısı canlılığın oluşmasında da anahtar rol...
Eğer evrenin homojen, durağan bir yapıdan oluştuğunu düşünürsek (varsayım), sonradan Kaos'un oluştuğunu, tüm oluşan parçaların tekrar denge durumunu aramaları normal olurdu.
Yani oluşan tüm madde ve enerji (somut bildiklerimiz) durağanlığa dönüş durumunda olacaklardır. Çünkü dengeleri bozulmuştur. Diğer yandan evrenin çok büyük bir kısmı yapısını bozmamıştır. Bizim bildiğimiz evren ve enerji, bütünde daha çok bir kaç kanser hücresi gibi zaten.
Bu eğilimin oluşan parçacıkları denge oluşturmak için sistemler oluşturmaya ittiğini, oluşan sistemlerin de daha büyük sistemlere dâhil olarak iç ve dış denge ile bu kritik noktada varlıklarını, değişimlere adapte olarak sürdürdüklerini düşünüyorum.
Kuarklar, protonlar, nötrınlar, elektronlar derken atomlar'da daha üst bir sistem olarak moleküllerde buluştu. Moleküllerin denge durumunu korumaları ise diğer moleküllerle olan etkileşimlerine bağlı. Eğer moleküller arası çok fazla etkileşim olmaz ise moleküllerin de yeni denge sistemleri oluşturmaları mümkün olmaz. Ama sıcak, hareketli ve yaygın bir çözücü içinde (sıvı su gibi) çok sayıda farklı molekül birbirini etkiler, atom ve elektron alır veya koparır...
(Bu nedenle zaten yaşamın olabilmesi için önce sıvı bir çözücü şart düşünülüyor. )
Aynı zamanda moleküllerin bu kadar yoğun etkileşimde olması uzayda her yerde mümkün olmadığı için, yaşamın oluşma koşullarını sınırlı tutuyoruz.
Ama bizimki gibi karbon bazlı bir yaşam yerine, başka bir gezegende sıvı çözücüye ve ortam ısısına göre silisyum tabanlı bir yaşam şekli çıkabilir. Karbon altıgen yapısıyla çok güçlü ve çok olasılıklı bağlar kurma yeteneğine sahip… Grafit gibi paralel ve dağılan yapılardan, elmaslara kadar. Silisyum için de benzer özellikler var. Ama sanırım biraz daha sıcak bir ortam gerekiyor.
Bir bilim kurguda dünyanın magmasında nefes alan yaratıklar, keşif için yüzeye geliyorlardı. Sonra dünyanın asıl sahibi sorunu nedeniyle tartışmalar çıkıyordu :-)
Neyse bu denge kurmaya çalışan sistemlerin bir kaç tanesi yeni bir denge kurarak, bu az evvel sözünü ettiğim "sadece elektron yiyen bakteri"nin atalarını oluşturmuş olabilir. 19 Temmuz 2014
4 Temmuz 2014 Cuma
Bilimle Din İlişkisi
Fizikist
sitesindeki bir tartışmadan notlarımdır. Çok uzun olan ve sitenin içeriğine çok
yakın olmayan kısımlarını buraya aktardım.
(Burtay Mutlu 01 Temmuz 2014)
Kimin doğru, kim yanlış olduğunu bilemem ama biz müslümanlar, bilime de inanç konusunu sokarak, bilimden uzaklaşma da ve yerimizde saymada çok iyiyiz.
İç güdülerimizle, sezgilerimizle vardığımız sonuçları; bırakın kanıtlamayı, deney aşamasına bile getiremediğimizden, yanlışlanmasın diye "inanç" kisvesine sokuyoruz...
İnancın bilimde yeri ne?
Bilim salt doğruları arar, bunları bulmak için doğru ve tarafsız gözlem yapma ve deneme yöntemlerini belirler...
Yapılan bir önermeyi önce kanıtlarıyla inceler. Kanıtları yetersiz ise deneylerle kanıtların gerçekliğini inceler. Eğer tüm kanıtlar doğrularsa, önermeyi "doğru" kabul eder. Eğer bir kısmı doğru bir kısmı belirsiz ise; "güçlü bir sav" olarak (doğru olma ihtimalli) kabul eder.
Eğer çoğu kanıt doğrulanamıyorsa ama yanlışlanabiliyorsa "Yanlış " olarak kabul eder.
Eğer doğrulanmıyor ama yanlışlanamıyorsa buna da "inanç" denir.
Bu yüzden bilimin inançla işi olmaz. Belirsiz veri, yanlışlanamıyorsa bile, bilimsel değeri yoktur. (Popper)
En fazla; "Şu! şu! kanıtlanmış nedenlere dayanarak böyle olduğunu düşünüyorum (inanıyorum)" diyebilirsiniz.
Kuantum olayına gelince...
Aslında basit (doğal) bir olayda mucize aramaktan başka bir şey değil yazılanlar.
Evren dalgasal bir fonksiyonda genişliyor. Evrenle genişleyen parçacıklarda bu dalganın tepe ve dip noktalarında hareket ediyor. Bu nedenle bizim gözlemlediğimiz tarafta parçacıklar, bir var bir yok, bazende alakasız başka yerlerde gözüküyor.
Hatta aynı akış içindeki kardeş parçacıklar evrenin gözlemleyemediğimiz tarafından birbirini de bu şekilde etkiliyor olabilir.
Ama bu gözlemleyemediğimiz kısım, paralel ya da anti veya negatif evren filan değil. Yanlış anlamayın. Bu evrenin doğal bir parçası...
Burtay Mutlu 04 Temmuz 2014
Elbette bilimin HENÜZ açıklayamadığı sorular var...
Hatta daha doğru şekilde sorulmamış, hatta HİÇ SORULMAMIŞ SORULAR da var. Oralarda bir yerde, yeni gelişmelerin altında yatıyorlar. Birileri fark edip, bulsa da bu soruları sorsa diye...
Şöyle düşünün 13.4 milyar yıllık bir düzenin, son 8 milyon yılında varlık göstermeye başlamış bir canlı. Bunun son 2 milyon yılıdır, zihinsel gelişimi başlıyor. Ve bununda son 200 bin yılında bildiğimiz insan formu görülüyor.
Ve bu 200.000 yılın son 5000 yılında yani 1/40'ında yazı ile bilgiyi aktarmayı başarıyoruz ki geçmişi anlıyoruz.
Bunun da son 250 yılında ciddi anlamda bir atılım yapıyoruz.
Hangisini kıyaslarsanız kıyaslayın, her süre bir öncekine göre çok çok ufak bir yüzde.
Üstüne üstlük sadece son 5000 yıl ciddi anlamda ele alınabilir çünkü bilgi birikimi var. Günümüzde her gün, bir önceki günün 1,7 katı bilgi üretiliyor. (Dünyayı günlük tüketme hızımız 1,4)
Bu bilgiler bize fazla gibi gözükebilir ama yeterli bilgi birikimi olmadan bazı aşamalardan geçilemediğinin de kanıtı.
Son 250 yıllık süreçte insanlığın başarabildikleri yapabilmesi için gerekli bilgi birikimi 8 milyon yıl sonunda, 5000 yıllık bir aktarımla gerçekleşti.
100 yıl sonraya aktarılacak bilgilerle neler yapılabileceğini düşünün. Muhteşem bir çağ olabilirdi, ne yazık ki...
Dini inançlar; bize yanlışlığı da kanıtlanamayacak cevaplar verdiği bir direngi noktası oluyorlar.
İnsanların dar görüşlü ve ilkel oluşu, dinlerin mesajların doğru anlaşılmasını da engelliyor. Hele bir de cahilleri alim rütbesine yükseltince bu kaçınılmaz.
Örneğin:
Elimizdeki dini verilere göre :
“ İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. .... Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, vs.vs …” diye geçiyor bir çok yerde…
Buradan çıkartacağımız sonuçlar nedir?
1) İnsan’ın Allah-ü Teala’nın verdiği suretle (kimi yerde kendi suretinde deniyor) ve ruhundan üfürerek ( bir parça aktararak) yarattığı
2) Allah-ü Teala için zaman kavramı yoktur. Öncesi, sonrası yoktur.
3) Evreni “ Ol!” kipiyle bir anda yarattığı…
Elimizdeki bilimsel veriler ne diyor?
1) İnsanın primatlar (yassı tırnaklılar) familyasından, kuyruksuzlar türünden, iki ayak üzerinde yürüyenler cinsinden olduğudur.
2) Diğer kuyruksuz primatlarla olan ortak atalarımız 8 milyon yıl evvel ayrılmaya başlamış.
3) Bunun 7 milyon 800 bin yılı boyunca yüzlerce farklı insan ırkı görülmüş ve yok olmuş.
4) Son 200 bin yıl içinde hominidler arasından mevcut modern insan dediğimiz ırkın sıyrıldığını ve dünyaya hâkim olduğunu
Biliyoruz.
Kimin doğru, kim yanlış olduğunu bilemem ama biz müslümanlar, bilime de inanç konusunu sokarak, bilimden uzaklaşma da ve yerimizde saymada çok iyiyiz.
İç güdülerimizle, sezgilerimizle vardığımız sonuçları; bırakın kanıtlamayı, deney aşamasına bile getiremediğimizden, yanlışlanmasın diye "inanç" kisvesine sokuyoruz...
İnancın bilimde yeri ne?
Bilim salt doğruları arar, bunları bulmak için doğru ve tarafsız gözlem yapma ve deneme yöntemlerini belirler...
Yapılan bir önermeyi önce kanıtlarıyla inceler. Kanıtları yetersiz ise deneylerle kanıtların gerçekliğini inceler. Eğer tüm kanıtlar doğrularsa, önermeyi "doğru" kabul eder. Eğer bir kısmı doğru bir kısmı belirsiz ise; "güçlü bir sav" olarak (doğru olma ihtimalli) kabul eder.
Eğer çoğu kanıt doğrulanamıyorsa ama yanlışlanabiliyorsa "Yanlış " olarak kabul eder.
Eğer doğrulanmıyor ama yanlışlanamıyorsa buna da "inanç" denir.
Bu yüzden bilimin inançla işi olmaz. Belirsiz veri, yanlışlanamıyorsa bile, bilimsel değeri yoktur. (Popper)
En fazla; "Şu! şu! kanıtlanmış nedenlere dayanarak böyle olduğunu düşünüyorum (inanıyorum)" diyebilirsiniz.
Kuantum olayına gelince...
Aslında basit (doğal) bir olayda mucize aramaktan başka bir şey değil yazılanlar.
Evren dalgasal bir fonksiyonda genişliyor. Evrenle genişleyen parçacıklarda bu dalganın tepe ve dip noktalarında hareket ediyor. Bu nedenle bizim gözlemlediğimiz tarafta parçacıklar, bir var bir yok, bazende alakasız başka yerlerde gözüküyor.
Hatta aynı akış içindeki kardeş parçacıklar evrenin gözlemleyemediğimiz tarafından birbirini de bu şekilde etkiliyor olabilir.
Ama bu gözlemleyemediğimiz kısım, paralel ya da anti veya negatif evren filan değil. Yanlış anlamayın. Bu evrenin doğal bir parçası...
Burtay Mutlu 04 Temmuz 2014
Elbette bilimin HENÜZ açıklayamadığı sorular var...
Hatta daha doğru şekilde sorulmamış, hatta HİÇ SORULMAMIŞ SORULAR da var. Oralarda bir yerde, yeni gelişmelerin altında yatıyorlar. Birileri fark edip, bulsa da bu soruları sorsa diye...
Şöyle düşünün 13.4 milyar yıllık bir düzenin, son 8 milyon yılında varlık göstermeye başlamış bir canlı. Bunun son 2 milyon yılıdır, zihinsel gelişimi başlıyor. Ve bununda son 200 bin yılında bildiğimiz insan formu görülüyor.
Ve bu 200.000 yılın son 5000 yılında yani 1/40'ında yazı ile bilgiyi aktarmayı başarıyoruz ki geçmişi anlıyoruz.
Bunun da son 250 yılında ciddi anlamda bir atılım yapıyoruz.
Hangisini kıyaslarsanız kıyaslayın, her süre bir öncekine göre çok çok ufak bir yüzde.
Üstüne üstlük sadece son 5000 yıl ciddi anlamda ele alınabilir çünkü bilgi birikimi var. Günümüzde her gün, bir önceki günün 1,7 katı bilgi üretiliyor. (Dünyayı günlük tüketme hızımız 1,4)
Bu bilgiler bize fazla gibi gözükebilir ama yeterli bilgi birikimi olmadan bazı aşamalardan geçilemediğinin de kanıtı.
Son 250 yıllık süreçte insanlığın başarabildikleri yapabilmesi için gerekli bilgi birikimi 8 milyon yıl sonunda, 5000 yıllık bir aktarımla gerçekleşti.
100 yıl sonraya aktarılacak bilgilerle neler yapılabileceğini düşünün. Muhteşem bir çağ olabilirdi, ne yazık ki...
Dini inançlar; bize yanlışlığı da kanıtlanamayacak cevaplar verdiği bir direngi noktası oluyorlar.
İnsanların dar görüşlü ve ilkel oluşu, dinlerin mesajların doğru anlaşılmasını da engelliyor. Hele bir de cahilleri alim rütbesine yükseltince bu kaçınılmaz.
Örneğin:
Elimizdeki dini verilere göre :
“ İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. .... Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, vs.vs …” diye geçiyor bir çok yerde…
Buradan çıkartacağımız sonuçlar nedir?
1) İnsan’ın Allah-ü Teala’nın verdiği suretle (kimi yerde kendi suretinde deniyor) ve ruhundan üfürerek ( bir parça aktararak) yarattığı
2) Allah-ü Teala için zaman kavramı yoktur. Öncesi, sonrası yoktur.
3) Evreni “ Ol!” kipiyle bir anda yarattığı…
Elimizdeki bilimsel veriler ne diyor?
1) İnsanın primatlar (yassı tırnaklılar) familyasından, kuyruksuzlar türünden, iki ayak üzerinde yürüyenler cinsinden olduğudur.
2) Diğer kuyruksuz primatlarla olan ortak atalarımız 8 milyon yıl evvel ayrılmaya başlamış.
3) Bunun 7 milyon 800 bin yılı boyunca yüzlerce farklı insan ırkı görülmüş ve yok olmuş.
4) Son 200 bin yıl içinde hominidler arasından mevcut modern insan dediğimiz ırkın sıyrıldığını ve dünyaya hâkim olduğunu
Biliyoruz.
Şimdi doğru hangisi?
Eğer dar görüşlü ve bilgisi yetersiz birisine bırakırsan bu şekilde doğru aramayı, karşına “taraftar” olmak çıkar. Benimsediği bakışı geliştirirken, karşı bakışı çürütmeye, destek bulmaya çalışır.
Oysa üçüncü bir bakış getirilebilirse bu sorun ortadan kalkardı. Gereksiz enerji kaybı olmazdı.
Evrenin nasıl var olduğu sorusunun cevabını bulmak için daha gerekli birçok bilginin eksik olduğunu kabul etmek şartıyla (hangi bilgiler eksik, doğru sorular olmadıkça bunu bilemeyeceğiz) bu konuyu yok ya da çözülmüş sayalım.
Dünyaları evreni yaratan bir Tanrının evreni salt insanoğlu için yaratmamıştır. Aksi halde güneş sisteminden 1000 ışık yılı uzaklığa kadar bir hacimdeki evren yeterli olurdu.
Çünkü biliyoruz ki Allah (C.C.) evrendeki her şeyi en ince detayına kadar hesaplanabilir, sebebi ve sonucu birbirine bağlı ve en verimli şekliyle yaratmıştır. Bu kadar bir evren bile insanoğlu için asla ulaşamayacağı yeterli bir büyüklük olurdu.
Hiçbir kaynağın israf olmasına izin vermeyen bir sistem içinde, salt insanoğlu için niye bu kadar büyük bir evren hazırlasın? Mantığı yok.
İkincisi birçok kişiye uzun gözüken milyonlarca yıl, Allah (C.C.) için bir an değil midir?
Hiçbir şeyi sebepsiz, sonuçsuz yaratmayan Allah (C.C.) için “Ol!” emri ile birkaç milyon yılda insanı var etmesi daha mantıklı değil mi?
Üçüncüsü; Kendi suretinden derken, O’nun suretini kim biliyor?
Hiçbir şeye benzemediğini ama her şeyin ona benzediğini biliyoruz. Bu suret’in fiziksel bir suret olmadığına eminim… Ruhsal, bilinçsel bir suret olabilir ancak… Ki bu vücutlarda sadece kılıf olarak, bu suretlere ev sahipliği yapsın.
Bu bakış açısında “evrim” bir sorun olmaktan çıkıyor, hatta ihtiyaç duyulan bir durum oluyor. İnsanın ve diğer canlıların varoluşunda doğal bir dönüşüm ve denge mekanizması oluyor.
İnsanın birden nasıl yaratıldığı sorunu ortadan kalkıyor; Bize göre milyonlarca süren ve en başından itibaren sebepler ve sonuçlar zinciriyle belirlenmiş bir yaratılış süreci Rab için sadece “bir an”dır.
İnsan’ın Allah’tan (C.C.) aldığı suret sorunu da kalkıyor. Çünkü alınan beden şekli değil, ruhsal, zihinsel yapı ve bilinç…
Evrenin varoluşu için bir yaratıcı soruna gelince, her şey kendiliğinden olsa bile, gene bir varoluş sebebi gerekiyor.
Buna verilen isim, sıfat çok önemli değil. Çünkü bence her durumda üstün bir bilinç düzeyinde olacak...
Ben kafamda Tanrıyı şöyle algıladım hep; (Evrenin tümü + evrenin dışının tümü) ardından tüm bunları kapsayan bir bilinç. Galaksiler ve kalan her şey bunun çok küçük birer parçası sadece…
İnsanın sorunu; evrendeki yerinin ve evrenle olan ilişkisinin aynı zamanda Allah (C.C.) ile olan ilişkisini de tanımladığını anlayamamış olması. Bilim bu bağı anlamızda bir araç sadece...
Ama şu anki dini yorumlama tekniği ve bilgisi, bize fayda sağlamıyor. Bilime de zarar veriyor. Kendisine de...
Eğer dar görüşlü ve bilgisi yetersiz birisine bırakırsan bu şekilde doğru aramayı, karşına “taraftar” olmak çıkar. Benimsediği bakışı geliştirirken, karşı bakışı çürütmeye, destek bulmaya çalışır.
Oysa üçüncü bir bakış getirilebilirse bu sorun ortadan kalkardı. Gereksiz enerji kaybı olmazdı.
Evrenin nasıl var olduğu sorusunun cevabını bulmak için daha gerekli birçok bilginin eksik olduğunu kabul etmek şartıyla (hangi bilgiler eksik, doğru sorular olmadıkça bunu bilemeyeceğiz) bu konuyu yok ya da çözülmüş sayalım.
Dünyaları evreni yaratan bir Tanrının evreni salt insanoğlu için yaratmamıştır. Aksi halde güneş sisteminden 1000 ışık yılı uzaklığa kadar bir hacimdeki evren yeterli olurdu.
Çünkü biliyoruz ki Allah (C.C.) evrendeki her şeyi en ince detayına kadar hesaplanabilir, sebebi ve sonucu birbirine bağlı ve en verimli şekliyle yaratmıştır. Bu kadar bir evren bile insanoğlu için asla ulaşamayacağı yeterli bir büyüklük olurdu.
Hiçbir kaynağın israf olmasına izin vermeyen bir sistem içinde, salt insanoğlu için niye bu kadar büyük bir evren hazırlasın? Mantığı yok.
İkincisi birçok kişiye uzun gözüken milyonlarca yıl, Allah (C.C.) için bir an değil midir?
Hiçbir şeyi sebepsiz, sonuçsuz yaratmayan Allah (C.C.) için “Ol!” emri ile birkaç milyon yılda insanı var etmesi daha mantıklı değil mi?
Üçüncüsü; Kendi suretinden derken, O’nun suretini kim biliyor?
Hiçbir şeye benzemediğini ama her şeyin ona benzediğini biliyoruz. Bu suret’in fiziksel bir suret olmadığına eminim… Ruhsal, bilinçsel bir suret olabilir ancak… Ki bu vücutlarda sadece kılıf olarak, bu suretlere ev sahipliği yapsın.
Bu bakış açısında “evrim” bir sorun olmaktan çıkıyor, hatta ihtiyaç duyulan bir durum oluyor. İnsanın ve diğer canlıların varoluşunda doğal bir dönüşüm ve denge mekanizması oluyor.
İnsanın birden nasıl yaratıldığı sorunu ortadan kalkıyor; Bize göre milyonlarca süren ve en başından itibaren sebepler ve sonuçlar zinciriyle belirlenmiş bir yaratılış süreci Rab için sadece “bir an”dır.
İnsan’ın Allah’tan (C.C.) aldığı suret sorunu da kalkıyor. Çünkü alınan beden şekli değil, ruhsal, zihinsel yapı ve bilinç…
Evrenin varoluşu için bir yaratıcı soruna gelince, her şey kendiliğinden olsa bile, gene bir varoluş sebebi gerekiyor.
Buna verilen isim, sıfat çok önemli değil. Çünkü bence her durumda üstün bir bilinç düzeyinde olacak...
Ben kafamda Tanrıyı şöyle algıladım hep; (Evrenin tümü + evrenin dışının tümü) ardından tüm bunları kapsayan bir bilinç. Galaksiler ve kalan her şey bunun çok küçük birer parçası sadece…
İnsanın sorunu; evrendeki yerinin ve evrenle olan ilişkisinin aynı zamanda Allah (C.C.) ile olan ilişkisini de tanımladığını anlayamamış olması. Bilim bu bağı anlamızda bir araç sadece...
Ama şu anki dini yorumlama tekniği ve bilgisi, bize fayda sağlamıyor. Bilime de zarar veriyor. Kendisine de...
Ama bütün nedenleri Tanrı'ya dayandırmadan önce
çözülmesi gereken çok konu, atılması gereken çok adım var. Zaten O’na
dayandırırsanız, anlaşılması gereken konu kalmayacak insanlar için… (Direk cennet hayatı talep edeceklerdir.)
Şu an cevaplayamayacağımız sorulara kafa yormanın
gereği yok. Yeterli bilgi birikimi olduktan sonra ele alınmalı.
Dini öğretileri şu anki haliyle ele alırsak,
sezgiye ve ruha dayanan bir kurum olarak verdiği cevaplar; hiçbir zaman
doğru ya da yanlış olmayacak. Sorgulanamayacak inançlar olarak bir
kenarda duracaklar.
Verdikleri cevapları, sınama, deneye tabi tutma
imkânı olmayacak. Gösterdiği çözümler her zamana manevi dünyaya yönelik olacak.
Binlerce yılın birikimi ile dini değerleri
yargılamak ve değiştirmek kolay değil.
İnsanlardaki bilgi birikimi artıkça; sorgulayamadıkları dini inceledikçe (doğrulama ya da yanlışlama imkanı bulamadıkları için) dinden soğuyorlar..
İnsanlardaki bilgi birikimi artıkça; sorgulayamadıkları dini inceledikçe (doğrulama ya da yanlışlama imkanı bulamadıkları için) dinden soğuyorlar..
Şu anki durumda bu… Çünkü dinler sorularımızı, gelişmelere uygun cevaplayamıyorlar. Ama bu dinlerin daha doğrusu inancın yetersizliğinden değil, bu inancı kalkan yapıp kullananların yetersizliğinden kaynaklanıyor.
(Bana göre her din adamı; din adamı olmadan önce biyoloji ve fizik, matematik eğitimi almalı… Gerçek anlamda ve akademik düzeyde.)
Üstelik her din, kendi içlerinde dönemlerin değer
ve yargılarına bölünmüş, her dalı da kendi içinde zamanla uzmanlaşmış
kurallarıda miras olarak taşıyor.
Sonuç sorgulanamayan, yargılanamayan, değiştirilemeyen yüzlerce yıllık birikimle oluşmuş bakış açıları ve kurallar.
Sonuç sorgulanamayan, yargılanamayan, değiştirilemeyen yüzlerce yıllık birikimle oluşmuş bakış açıları ve kurallar.
Bu nedenle inanç ile din karışmamalı. Bilim Tanrı’nın var olup olmadığını sorgulamıyor. Bazı bilimciler bu soruları bilimsel yöntemlerle kendileri için sorguluyorlar ama kaynak olarak yanlış bir yere; dini birikime yöneliyorlar. Tabii aradıkları net cevapları alamıyorlar. Çünkğ her kafadan bir ses çıkıyor.
(200 yıl
evvelki bir fizikçinin konusu ile şimdiki fizikçilerin inceledikleri konuları,
uzmanlaşmayı ve bilgi birikimini bir düşünün.)
Evrim (https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/216/)
Merhaba...
Benim de birçoğumuz gibi kafa yorduğum ve düşündüğüm bir konuya değinmişsiniz.
Konu fizikten uzak biyoloji ile ilgili bir konu olsa da, bilim felsefesi açısından ele almaya çalıştım.
Sonuçta bilim felsefesi, bir yöntem analizi çünkü. Ve Size silinmeden önce uzun uzadıya bir cevap yazdım.
Bakış açısı olarak çok farklı noktalardan ele alıyoruz. Hatalı olduğunu iddia ettiğiniz bilimcilerin değil, sizin yorumunuzdan bakmaya çalışacağım başlangıçta.
İlk başta Allahü Teala hiç bir şeyi sebepsiz yaratmamıştır.
Her şeyin bir evveli, öncesi ve sebebi vardır.
İkincisi İnsan dediğiniz varlık nedir?
Eğer et ve kemikten oluşan bu vücutlarımızla ele alıyorsanız insanı çok ama çok daraltıyorsunuz olayı.
Ruhu, bilinci olmayan bir organik madde dolu su ve yağ çuvalı bu bedenler ve biliyorsunuz ki geçici.. Ki öldükten sonra bile insan olma sıfatını kaybetmiyor. Demek ki insan olmak vücutla alakalı bir konu değil. (Günümüzde hala bu vücutlar içinde birçok hayvanı her yerde görebiliyoruz.)
Üçüncüsü, Evren, Uzay, Dünya, Doğa hiç biri insan için değildir. İnsan bunun bir parçasıdır. Üstelik (yakın zamanda paylaştığım "kritik durum" ilişkisi ile alırsak) her şey birbiri ile çok yakından ilişkili ve bağımlı. Yapılan her şey bir üst ve bir alt sistemdeki diğer oluşumları (sistemleri) etkiliyor. Yani siz de beni, ben de sizi, diğer herkes diğer herkesi etkiliyor. Kaos teorisyenleri durumu çok daha iyi anlıyordur.
Dördüncüsü, Evren’in büyüklüğü ve içeriği açısından ele alırsak; bu kadar büyük bir oluşumun sırf insan için ise hiç yaratılmasına gerek yoktu. Gücü ile her şeye yatan Tanrı'nın 200 ışık yılı boyunda bir evren yaratması yeterdi. Hatta büyük ihtimalle güneş sistemi dışına çıkmadan insanlığın bu gidişle kendini yok edeceğini ya da kıyamet alimlere göre kıyamet önümüzdeki 40 ile 300 yıl içinde kopacağına göre; güneş sistemi bile yeterli...
O halde niye bu kadar büyük, karmaşık evren yaratsın ki?
Hiç bir şeyi sebepsiz yaratmadığını düşünürsek ve evrendeki yerimizi de düşünürsek; bunun salt sebebinin bizler yani insanlık olacağını sanmıyorum.
Din ile bilimin evrim konusunda çatışması, evrimi de bilimi de kavrayamamışların sorunudur. Aralarında bir çatışma ya da uyumsuzluk yok. Ama ciddi bir bilgi ve bakış açısı eksikliği var.
Bilim en büyük ibadettir. Çünkü Allah'ı (C.C.) verdiği emirlerin sebeplerini anlamak ve mükemmelliğini kavramak için geliştirilmiş bir araçtır.
Nasıl dinden sapan ve doğru yolda olduğunu sanan sayısı çoğunluktaysa, bilimde de bilimin yolundan sapan olabiliyor.
Oysa aralarındaki fark ise sadece bakış açısı, yöntem... Ama bu yüzden insanlar çatışmalara dalıyor.
Din inanca dayalı olduğu için, bir konunun bu açıdan tartışılmasından sonuç çıkartılamaz. Yüz tane dindar insan alın, yüz tanesiniyle aynı konuları konuşun. Ayrıntılara indiğiniz zaman birbirlerinden farklılaştıklarını göreceksiniz. Bunu bin, on bin, yüz bin, bir milyon insanla yapın sonuç değişmeyecek. Asla ama asla aynı şekilde ve sistemle düşünen, hisseden ve davranan iki kişi bile bulamazsınız. (Hadi bırakın genel konuları, dini konuları ele alın, sonuç gene aynıdır.)
Bunun nedeni dinin temel kuralları olmasına rağmen, ayrıntılarının kişiye ve durumuna özel serbesti alanında olmasından kaynaklanıyor.
Bazıları bunları toplayıp bir araya getirmeye çalışıyor ve tarikatlar, mezhepler doğuyor.
Ama gene de aynı tarikat altında bile, iki tane aynı şekilde dini ele alan ve uygulayan yoktur.
Ve bu farklılığı ispatlamanızın imkânı da yoktur. Çünkü insanları kafalarının içine girip, o esnada ne düşündüğünü bilemezsiniz.
Oysa din inanca dayalı olduğu için,”iş önce zihinde biter”.
Oruç gibi ibadetler de bu konuda bile insanın kendisini eğitmesi amaçlanır. (Kötü düşünmeyeceksin, bakmayacaksın, vs... Olumsuz düşünmek için kendine izin bile vermeyeceksin.)
Bunun ne düzeyde olduğunu düşünceleri kayıt altına almadığımız sürece bilemeyiz.
Bilime gelince. O farklı bir yöntem izlemiş. Öncelikle düşünce sisteminin temel ve tarafsız bir tekniğe bağlı olmasını tercih etmiş. Tarafsız demek, etki altında kalmamak demektir. Kişiye özel, farklılaşmamış yöntemler demektir. Sorgulama, doğrulama demektir.
Bir bilimci kendi istediği gibi ve istediği kurallarla bilim yapamaz. Bilim tekniğine ve yöntemine bağlı kalmalıdır. Çünkü “bilim, ispatlanabilen salt doğruyu arar.”
“Bilimin mantığında matematiksel düşünme” vardır. Bilim felsefesi de matematiğin felsefesinden türetilmiştir. Matematik sayesinde tarafsızdır.
[Belki uç bir örnek ama ilginizi çeker; hukuk’u ele alın. (Bizim şu anki yasalarımızı değil tabi ki)
Hukuk mantığı tamamen matematikseldir. Hiçbir kanun, hiçbir başka kanunla çelişmez. Bunun içinde önce ana kurallar belirlenir. Yani Anayasa… (Fonksiyonlar, Formüller)
Sonra bu temel fonksiyonlardan, duruma göre alt fonksiyonlar türetilir. (Yasalar)
Birbiri ile çelişmeyen yasalar, sistemi bir bütün ve güçlü kılar. Aynı zamanda adil ve adaletli.
Yeter ki ilk fonksiyonlarda bu tanımlanmış olsun.]
Bir sav önerilir. Bilimsel yollarla araştırılır. Varılan sonuç duyurulur. Ancak bunun bilimsel bilgi olup olmadığı daha net değildir. Başka birisi de aynı yol ve yöntemlerle aynı sonuca ulaşabilirse, bilimsel bilgi niteliğine kavuşur.
Tekrarlanabilir olmak, geçerli olmasının ilk anahtarıdır.
Bu nedenle bilim, inanca göre hareket etmez. İnanç kişiden kişiye farklılık göstereceği için, varılan sonuçlarda kişiden kişiye değişir.
Bu nedenle ortaya teoriler atılır ve bunun ispatı için kanıtlar aranır, kullanılır.
Şimdi bilim diyor ki, evrim vardır. Gene bilim diyor ki, tüm canlılar çeşitli nedenlerle zamanla evrim geçirmişlerdir. Kanıt olarak ta, DNA'lardan başlayarak fosillere kadar birçok aşamayı ve değişimi tarih sırasına göre ele alıyor.
Evrim nedir?
Bir canlının başka bir canlıya dönüşmesi midir? Sonuç olarak; EVET ama mantık olarak; HAYIR.
Her canlının temel dürtüleri vardır. Bu dürtüleri ona veren her kimse bir amacı olmalı. İlk iki tanesi, yaşamak (öldürmeyeceksin emri ile bağlantılı sanırım) ve devamlılığı sağlamak (ölümsüzlük mümkün ise; değilse üremek, çoğalmak... Maslov'un piramiti sosyalleşme ve bunları tamamlanması ile gelişiyor ama konumuz değil)
Bir de temelden bağımlı olduğun evrensel bir yasa var; Verimlilik.
Mümkün olan en az enerji ile en çok işi yapacağın en verimli olacağın noktada (işba-doyum noktası) gerçekleşecek bu işler. Hiç bir şey ziyan edilmeyecek (müsrif olmayacaksın, yemeyeceğini kullanmayacağını öldürmeyeceksin), hiç bir şeyi fazlasıyla almayacaksın (aç gözlü olmayacaksın, kendinde toplamayacaksın kaynakları). Sadece ihtiyacın olacak kadarı ile bu dengeyi sürdüreceksin.
Bu denge noktası elbette kritik durumda olacak hep. Şartlar değiştikçe, denge noktanda o şartlara göre değişecek. Hava soğudu ise derin kalın olmalı. Vücudun silindirik ki yüzey alanına düşen kilogram miktarı artmalı ki ısı kaybın az oldun.
Nemli ise ona göre bir terleme ve atık sistemin.
Kuru ise, su kaybını azaltacak şekilde. Koruyucu, yağlı bir deri... Isı durumuna göre vücut şekli.
Sıcak ise ince, uzun bir vücut, geniş yüzey alanları...
Dünya da da evrende de hiç bir şey sabit değil, sürekli bir devinim ve dönüşüm söz konusu. Sürekli koşullar, şartlar değişiyor.
Yaşamın sürdürülmesi için şartlara uyum gerekiyor.
Bu durumda yaşamın sürmesi için iki tane çözüm var.
1) Ya şartlar her değiştiğinde, şartlara uyamayıp ölen canlıların yerine yeni canlıları "pat" diye koyacaksın. Ki genel- büyük denge bozulmasın. (Gene sistemlerde kritik durum :-) Aynı işlevi yerine getirsinler (çünkü yaratılış amaçları bu sisteme, dengesine hizmet etmek)
2) a) Ya da canlıları öyle ayarlayacaksın ki, değişen şartlara uyum sağlayacak şekilde evrimleşebilsinler.
Bunun için üreme hücrelerinde her seferinde farklı özelliklerle yavru çıkacak bir random'lu şifreleme yeterli. Her doğan yavru, diğer bir kardeşinden farklı nitelikte olacak bu sayede... Ne kadar çok çoğalırsa, genlerdeki çeşitlilik aratacağı için, meydana gelen değişimlerde, o türün bazı bireylerinin sağ çıkma ihtimali o kadar aratacaktır. Süreklilik olasılığının artmasıdır bu.
b) Veya şartlara uyum sağlayamadığı için toptan yok olan türün yerine, tüketilmeyen besinlerin tüketimine yönelik olarak bazı canlıların değişimini ayarlayacaksın.
Özellikle kapalı sistemlerde kaynak kıtlığı var ise aynı türün üyeleri birbirleri ile aynı kaynaklar için rekabet edeceğine, üremek ve çoğalmak için farklı kaynaklara yönelmeli. (Galapagos adalarındaki ispinoz ve kaplumbağa çeşitliliği gibi…)
Zaten şartlar değişince bir türün tüm canlıları dönüşmüyor. 1 milyon tanesi varsa, bunun 1000'de 1'i, mesela 10 tanesi dönüşüyor. Eh... Bir kaç bin yılda sayıları da artıyor ve gene çeşitleniyorlardır. (İnsanlık bile 200 bin yılda tek bir adamın soyundan 8 milyar sınırına geldi.)
Eğer siz maksimum verimlilik esasına dayalı bir sistem çalıştırıyor olsaydınız hangi yöntemi tercih ederdiniz?
(Sonuç olarak; EVET. Mantık olarak; HAYIR.) Bütün sistem, her şey kaynakların dengeyi koruyacak şekilde üzerine…
İşte bilim bu nokta da evrimi destekliyor. Kanıtlarda bunu doğruluyor.
Zaten yaradılış açısından da bir sorun yok. Olamaz da… Zaman’dan mahfuz bir yaratıcı için, milyarlarca yıllık bir süreç, sadece “bir an”dır.
Eğer yaratıcı bu süreci; (sebepler ve sonuçlarla) nedenleriyle birbirine bağlanmışa (yani her şeyi sebebi ile yaratmışsa) ve hem ilk hem son sebebin, kendisine ulaşmasını dilemişse… Hiç mi hiç çatışma çıkmaz.
Üzerinde düşünmeniz gereken konu; Evrimin var olup olmadığı değil.
İnsan’ın daha doğrusu bilincin ve ruhun ne olduğu üzerine olmalı. Ve insanın bu dünya da nasıl bir hayat sürmesi gerektiği üzerine olmalı.
Eğer bu konuda ister bilimsel verilere, ister dini bilgilere bakın temel noktalarda hatta birçok ayrıntıda hiçbir farklılık olmadığını görürsünüz.
(Bir arada yaşayabilmek için, kaynakların doğru kullanılması için, sosyal refah’ın artırılması ve kaliteli bir yaşam sürdürmek için gibi birçok temel soruyla başlayabilirsiniz.) 10 Ağustos 2014
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)